Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.
   
  SIMA XR AM! DERSİM ZAZA PLATFORMUNA HOŞ GELDİNİZ!
  Erzıngan de Tertelê
 
"


 



 

 

Aprank Manastırı_Tercan-Erzincan 

 


Erzincan'da Ermeni Soykırımı


Erzincan : Danimarka’lı, daha önce Erzurum’da Alman askeri misyonunda hizmet etmiş olan iki Kızılhaç hemşiresinin ifadesi. 
Bir Isviçreli tarafından bize iletilmiştir.


1915 Martında , daha sonra tifüsten ölen bir Ermeni doktordan, Türk hükümetinin büyük çapta bir katliama hazırlandığını duymuştuk. General Passelt'ten bu söylentilerin doğru olup olmadığını öğrenmemizi istemişti. Daha sonra generalin (kibar bir subaydı) de aynı şeyden korktuğunu duyduk, bu yüzden görevinden alınmasını istemişti. Tifüse yakalandı ve... sonuçta hastanenin kadrosunda bazi değişiklikler oldu... Erzurum'dan ayrılmak zorunda kaldık. Iyi hizmetleriyle Ermenilerde güven uyandıran, Erzurum Alman Konsolosu'nun aracılığı ile, Erzincan Kızılhaç'ında iş bulduk ve yedi hafta orada çalıştık..

Haziran başlarında, Erzincan Kızılhaç misyonu başkanı Operatör Dr. A bize Ermenilerin Van'da isyan ettiklerini, onlara karşı sert önlemler alınacağını, kitle halinde idamlar yapılacağını ve Erzincan'ın bütün Ermeni nüfusunun göç ettirileceğini, bu insanların Mezopotamya'ya yerleştirileceğini, artık azınlık olacaklarını söyledi. Her nasılsa katliam yapılmamış ve göçmenlerin beslenmesi, askerlerin muhafızlığında göç ettirilerek kişisel güvenliklerinin sağlanması konusunda önlemler alınmıştı. Erzincan'da vagonlar dolusu bomba ve silahların ele geçirildiği söylendi; tutuklamalar yapılmıştı. Kızılhaç'ın sürgünlerle herhangi bir ilişki kurulması yasaklandı. Belirli bir çevreden uzaklaşmak, belirlenen sınırın dışında yayan ya da atla dolaşmak da yasak edilmişti.

Bundan sonra, Erzincan halkına mallarını mülklerini satmaları için yedi günlük süre verildi, tabii bu mallar yok pahasına satıldı. Haziran'ın ilk haftasında ilk konvoy yola çıktı, varlıklı olanların araba kiralamalarına izin verilmişti. Harput'a gideceklerdi. Izleyen üç gün boyunca bunu diğer sürgünler izledi. Birçok çocuk Müslüman ailelerinin yanına bırakılmıştı. Daha sonra yetkililer bu çocukların da kentten gönderilmesine karar verdi.

Hastanemizde çalışan Ermeniler de aileleriyle birlikte gideceklerdi. Hasta bir kadın onlarla gitmek zorundaydı. Bu kadını tedavi eden Dr. Neukirch'in protestosu, kadının yola çıkarılmasının birkaç gün ertelenmesine yetmedi. Ayakabı tamircisi olarak çalışan bir asker, Hemşire B.'ye şöyle dedi: "Kırk altı yaşındayım, yine de askere alındım. Askerden muaf tutulmak için her yıl para ödüyordum halbuki. Hükümete karşı hiç bir zaman herhangi bir şey yapmadım. Şimdi bütün ailemi, karımı, beş çocuğumu, yetmiş yaşındaki annemi benden ayırıyorlar, nereye gideceklerini bile bilmiyorum." Bir buçuk yaşındaki küçük kızına çok bağlıydı. "Öyle tatlı bir çocuk ki, gözleri öyle güzel ki" diyordu. Ertesi gün çıka geldi. Gerçeği biliyorum" dedi, "Hepsi öldürülmüş". Evet , gerçek buydu. Türk aşçımız ağlayarak geldi, Kürtlerin Kemah boğazında konvoya saldırdığını, her şeyi yağmaladıklarını, göç edenlerden çoğunu öldürdüklerini anlattı. Bu olay, 14 Haziran'da olmuştu.

Harput kolejinde öğretmenlik yapan, iki genç Amerikalı öğretmen katliamdan sağ kurtulmuştu. Bunlar, göçmen konvoyunun çarpraz ateş içinde kaldığını, yanlardan ateş edenlerin Kürtler ve geriden ateş açanlarınsa Türk başıbozuklar olduğunu anlattılar. Öğretmenler, kendilerini yere atmış, ölû taklidi yapmışlardı; sonra dolambaçlı yollardan Erzincan 'a geri dönmeyi başarmışlardı. Karşılaştıkları Kürtler'e rüşvet veriyorlardı. Birinin yanında nişanlısı vardı ve kadın kılığındaydı. Türk sınıf arkadaşı tarafından gizlendi. Erzincan'a vardıklarında, bir jandarma kızı zorla kaçırmaya kalkıştı, nişanlısı engel olmak istedi. Genç adam öldürüldü ve kızlar Türkler'in evlerine götürüldü. Onlara iyi davrandılar, fakat dinlerini değiştirmeye zorladılar. Bu haberleri hastanemizde hastalara bakan genç bir doktora ilettiler, biz de böylece öğrenebildik. Onları Harput'a götürmemiz için haber bıraktı bize. «Ellerinde zehir olsa, kendilerini zehirlerler», dedi doktor. Yol arkadaşlarının başına neler geldiğini bilmiyorlardı.

Ertesi gün, 11 Haziran günü düzenli birliklerden bir kısmı (86. Süvari Tugayı) "Kürtleri zarpturapt altına almaları için" gönderildi.

Daha sonra, bu askerlerden, savunmasız Ermenilerin nasıl öldürüldüğünü öğrendik, bir kişi bile sağ kalmamıştı. Katliam saatlerce sürmüştü. Kadınlar dizleri üstüne çökmüş, çocuklarını Fırat Nehri'ne atmişlardı, vb. Genç bir asker şöyle diyordu: "Çok korkunç bir olaydı, ben ateş etmedim, ateş eder gibi yaptım." Bir çok Türk'ten olayı kınamalarını ve duydukları üzüntüyü dinledik. Asker bize cesetlerin nehire taşınması ve katliamın izlerinin silinmesi için kağnıların bile hazır bekletildiğini anlattı.

Ertesi gün mısır tarlalarını silahlarla taradılar. (Mısırlar insan boyuydu ve içlerinde saklanan Ermeniler vardı.)

O zamandan beri, sürgün konvoyları ardı ardına gelmeye başladı, yolda öldürüyorlardı. Ayrı ayrı mahallelerden aldığımız bilgilere göre, onların başına geleceklerden hiç kuşkumuz kalmamıştı. Daha sonraları Rum şöförümüz kurbanların elleri arkalarına bağlı olarak, nehir yamacından aşağı atıldığını anlattı. Insanların sayısı çok fazla olduğundan ve onlardan kurtulmak güçleşdiğinde, bu yöntem uygulanıyordu. Katillerin işini kolaylaştırıyordu bu. Hemşire B. ve ben, tabii ki önce ne yapabileceğimizi düşünmeye başladık ve bu konvoylardan biriyle Harput'a kadar gitmeyi kararlaştırdık. Yoldaki katliamların hükümetin emriyle yapılıp yapılmadığını henüz bilmiyorduk. Jandarmaların Ermenilere karşı sert muamelelerini kendi gözlerimizle görebileceğimizi söylediler. Kürtçe konuştuğumuzdan ve Kürt kabilelerle iyi ilişkilerimiz olduğundan, Kürtlerin saldırılarını belki de önleyebilecektik.

Erzurum konsolosuna telgraf çektik. Hastanedeki işimizden çıkarılacağımızı söyledik ve Almanya'nın çıkarı bakımından Erzincan'a gelmesini istedik. Cevap olarak: "Görevimi bırakıp gelmem olanaksız. 22 Haziran'da buradan geçecek olan Avusturyalıları bekliyorum....." şeklinde bir telgraf gönderdi.

17 Haziran akşamı, Kızılhaç eczacısı Mr.C. ile yürüyüşe çıkmıştık. Sürüp giden mezalimden o da bizim kadar dehşete düşmüştü, bu konudaki duygularını açıkça anlattı. O da işinden çıkarılmıştı. Yolda bir jandarmayla karşılaştık. Bize on dakika uzaklıkta, Bayburt'tan gelen büyük bir göçmen kafilesinin bekletildiğini söyledi. Heycanlı bir biçimde, insanların nasıl birer birer öldürülüp uçuruma atıldığını anlattı. "Keze, keze, geliyorlar! Öldürün öldürün, itin uçuruma bunları! diye bağrışıyorlarmış Kürtler.

Asker, bütün köylerde, kadınların nasıl ırzına geçirildiğini, kendisinin de bir kızı kaçırmak istediğini ama onun kız olmadığını söylediklerinde vazgeçtiğini anlattı. Çocuklar ağlarsa ve yürüyüşü aksatırlarsa, kafaları ezilerek öldürülüyorlardı. "Üç kızın çıplak ölüleri yerde yatıyordu; bir hayır işlemek için onları gömdüm." Bu sözlerle, anlattıklarını bitirdi.

Ertesi sabah, çok erken bir saate, sürgünlerin yürüyüş kolunun evimizin önünden geçtiğini gördük. Erzincan'ın içine doğru giden şose boyunca ilerliyorlardı. Arkalarından gittik ve kente varıncaya kadar, bir saat onlara eşlik ettik. Mr. G.'de bizimle geldi. Çok büyük kafileydi, ama içlerinde yanlızca iki-üç erkek vardı, gerisi kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Kadınların çoğu delirmiş gibiydiler. Durmadan bağırıyorlardı: «Canımızı bağışlayın, müslüman oluruz, Alman oluruz, ne isterseniz oluruz, tek ki öldürmeyin bizi». «Kemah Boğazı'na boğazımızı kesmeye götürdüler bizi», sonra elleriyle bıçakla boğazları kesilir gibi bir işaret yapıyorlardı. Bazıları sessizdi, sırtlarında birkaç çıkın ve kucaklarında çocuklarla, sabırla yürüyüp gidiyorlardı. Bazıları çocuklarını kurtarmamız için yalvardılar. Bir çok Türk çıkıp geldi ve kimsenin iznini almadan, anneleri istesin istemesin çocuklarla kızları alıp götürdüler. Düşünmek için zaman yoktu, çünkü atlı jandarmalar kamçılarını sallayarak kalabalığı yürümeye zorluyordu. Kentin dış mahallelerinde, Kemah Bogazı'na giden yol, anayoldan ayrılır. Işte bu noktada, ortalık tam bir esir pazarına dönüştü. Biz de altı çocuktan oluşan bir grubu yanımıza aldık, yaşları üç ile ondört arasında değişiyordu. Eteklerimize sarılıyordu bu çocuklar, aynı şekilde bir küçûk kız da bizimle geldi. Kızı orada bulunan aşçımıza emanet ettik, kadın bu kızı Dr. A.'nin evinde mutfakta çalıştırmak için götürmek istedi. Ama doktorun yardımcısı Rıza bey, kadını dövdü ve çocuğu sokağa attı. Bu sırada sürgünler acı çığlıklar atarak yürümeye devam ediyordu. Yanımızda altı çocukla hastaneye döndük. Dr. A . eşyalarımızı toplayıncaya kadar, çocukları odamızda tutmamıza izin verdi. Çocukların karınlarını doyurduk, o zaman sakinleştiler. "Kurtulduk artık" diyorlardı. Onları aldığımızda ağlıyorlardı, ellerimizi bırakmak istemediler. Bayburtlu zengin bir ailenin oğlu olan en küçükleri, annesinin mantosuna sarılmış yatıyordu, ağlamaktan yüzü gözü şişmişti. Onu hiç avutamayacağımızı sanıyorduk. Bir ara pencereye yaklaştı ve bir jandarmayı gôstererek: "Babamı o vurdu" dedi. Çocuklar üzerlerindeki paraları bize verdiler, 475 kuruş (dört sterlin kadar) toplandı. Anne-babaları belki çocuklar öldürülmez diye bu paraları onlara vermişlerdi.

Bu çocuklarin bizimle gelmeleri için izin almak üzere kente gittik. Bize yetkililerin yeni gelen konvoydakilerin akibeti hakkında karar vermek için toplantıda olduğunu söylediler. Hemşire B. tanıdığı biriyle görüştü ve çocukları beraberinde götürmek için izin aldı, çocuklara başka isimlerle pasaport verildi. Bu bizim için yeterliydi, hastaneye döndükten sonra, aynı akşam eşyalarımızla ve çocuklarla hastaneden ayrıldık ve Erzincan oteline yerleştik. Hastanenin Türk hademesi, bize karşı çok iyi davrandı ve "Bu çocukları almakla hayırlı bir iş yaptınız" dedi. Otelde sekiz kişi küçük bir odada kalıyorduk. Gece kapı korkunç bir şekilde vuruldu ve içeride hiç Alman kadını olup olmadığı soruldu. Sonra her şey sessizleşti, çocuklar da rahat bir nefes aldılar. İlk sorduklari, "Bizi zorla Müslüman olmaktan kurtaracak mısınız?" oldu. Haçlarımız (Hemşirelerin Kızılhaç'ı) onların istavrozuyla aynı mıydı? Bunları öğrendikten sonra rahatladılar. Onları odada bırakıp çay içmek için otelin kahvehanesine indik. Daha önce hastanemizde yatmış ve bize karşi daima minnet beslemiş olan bazı eski hastalarımızın, bizi görmezlikten geldiğini fark ettik. Otel sahibi de ileri geri konuşmaya başladı, söylediklerini herkes dinliyordu: "Hastanemizin hocası (Türk imam) da gelip bize birçok şeyler arasında şunları da söyledi: "Tanrı bunlara acimiyorsa biz niye aciyalim? Ermeniler Van'da korkunç olaylara neden olmuş, zulüm yapmışlar. Bütün bunların olmasının nedeni dinlerinin, imanlarinin eksik olmasi, Müslumanlar onların yaptıklarını yapmamalı, katliami onlardan daha insanca yapmalılar. "Onlara hep ayni cevabi veriyorduk: suçluları ortaya çıkarıp onları cezalandırmalıydılar, kadın ve çocuklari öldürmek, her zaman cinayettir ve cinayet olarak kalacaktır.

Sonra, Mutasarrifa gittik, onunla daha önce görüşmeyi başaramamıştık. Adamın görünüsü şeytan gibiydi, davranışı ise daha da beterdi. Bize bağıra çağıra: "Kadınlar politikaya karışmamalı, hükümetin emrine uymalılar!" dedi. Biz de ona, kurbanlar Müslüman olsaydılar da ayni şekilde davranacağımızı, bizim yaptıklarımızın politikayla hiçbir ilgisi olmadığını söyledik. Bize hastaneden kovulduğumuzu, kendisinden de ayni muameleyi göreceğimizi söyledi. Bizi desteklemediğini, Harput'a gitmemize ve bize ait olan şeyleri götürmemize izin vermeyecegini sözlerine ekledi. Bizi Sivas'a gönderecekti. En kötüsü çocukları yanımıza almamızı yasakladı, hemen çocukları otel odasından aldırmak için bir jandarma gönderdi.


Döndüğümüzde, otelde çocuklara rasladık, ama yanımızdan öylesine hızlı geçip gittiler ki paralarını geri vermeye bile firsat bulamadık. Sonra parayi Dr.Linderberg'e emanet bırakıp çocuklara vermesini söyledik. Fakat çocukları bulmak için soruşturma yaparken, bir Törk subayından durumu öğrenmişti. Tam yola çıkmak üzereydik ki, bize çocuklarin öldürüldüğünü söyledi. O anda daha önce sözünü ettiğimiz Rıza Bey çıka geldi ve çocukların bize birakmış olduğu parayı istedi! O parayla başka Ermenilere yardim etmeyi kararlaştırmıştık.

Artık, Erzincan'da bize kuskuyla bakılıyordu. Otelde daha fazla kalmamızı istemediler, bizi boş bir Ermeni evine gönderdiler. Kentin bu mahallesi bomboşu, ölü gibiydi. Insanlar evlere girip çıkıyor, ganimet olarak ne bulurlarsa alip götürüyorlardi. Bu evlerden bazılarına şimdiden bazı Müslüman göçmenler yerleştirilmişti. Şimdi başımızın üstünde bir çatı vardı, ama kimse bize yiyecek vermeyecekti. Dr. A.'ya bir not göndermeyi başardık, o da bizim hastaneye dönmemize izin verdi. Ertesi gün, Mutasarrıf yaysız bir yük arabası gönderdi, Sivas'a kadar yedi günlük yolculuğumuzu bununla yapacaktık. Buna binemeyeceğimizi söyleyince, Dr. A.'nin aracılığıyla, bir yolcu arabası gönderdi ve derhal yola çıkmazsak, bizi tutuklattıracağını bildirdi. O gün, 21 Haziran Pazartesi günüydü. Salı gününe kadar bekleyip Avusturyalıların gelişini görmek ve yolculuğumuza onlarla devam etmek istiyorduk, ama Dr. A. artık bizi koruyamayacağını söyledi ve yola çıkmak zorunda kaldık. Dr.Lindengberg bize Refahiye'ye kadar eşlik etti.

Yolculuğumuzun ilk gününde, beş ceset gördük. Birisi bir kadının cesediydi ve giyinikti. Otekiler çıplaktı, birisinin kafası yoktu.Yolda, bizimle birlikte yolculuk eden iki Türk subayı vardı, bize muhafızlık eden Jandarmaların söylediğine göre, bunlar aslında Ermeni'ydi. Bize kimliklerini açıklamadılar ve çok mesafeli, saygılı davrandılar; ancak yanımızdan ayrılmamaya özen gösterdiler. Dördüncü gün ortalıkta görünmediler, onları sorduğumuzda, onlarla ne kadar az ilgilenirsek o kadar iyi olacağı söylendi. Yolda, bir Rum köyü yakınlarında mola verdik. Yol kenarında, vahşi görünüşlü bir adam duruyordu. Bizimle konuşmaya başladı ve orada gelip geçen Ermenileri öldürmek için beklediğini, şimdiye kadar 250 Ermeni öldürdüğünü söyledi. Bunların ölümü hak ettiğini, liberal sosyalist değil, anarsist olduklarını sözlerine ekledi. Jandarmalara, bize eşlik eden iki kişiyi öldürmek için telgrafla emir aldığını söyledi. Demek ki iki kişi ve Ermeni şöforleri, bulunduğumuz yerin yakınlarında öldürülmüşlerdi. Bu katille tartışmaktan kendimizi alıkoyamıyorduk, ama Rum surucumuz bizi uyardı. "Bir kelime bile söylemeyin, eğer ağzınızı açarsanız..." eliyle nişan alır gibi bir hareket yaptı. Bizim Ermeni olduğumuza ilişkin söylentiler almış yürümüştü, bunun anlamı da idam hükmümüzün onaylanmış olduğuydu.

Bir gün bir Sürgün konvoyuna rastladık, Kemah Boğazı'na doğru yola çıktıklarında, zengin köylerine elveda demişlerdi. Onlar geçip gidinceye kadar, uzun bir süre yol kenarında bekledik. Bu sahneyi asla unutamayız: Çok az sayıda yaşlı adam vardı, çok sayıda enerjik sağlam yapılı kadın, pek çok çocuk, çocukların bazıları mavi gözlü, sarşındı. Bir kiz çocuğu gördüklerine şaşırmış, gülümsüyordu. Ama bütün yüzlerde ölümcül bir ciddilik vardı. Hiç gürültü çıkarmıyor, düzenli yürüyorlardı; çocuklar kağnılara bindirilmişti. Geçerlerken bazılari bizi selamladı. Artık onların işleri Allah'laydi, hıçkırıklarını başka işiten yoktu. Ihtiyar bir kadın bindiği eseğin üstünden düşmek üzereydi, semerin üzerinde oturacak gücü kalmamıştı. O da orada öldürülmüş muydu acaba? Bunu düşünürken yüreğimiz buz kesiliyor.

Bize muhafızlık eden jandarma Nenehatun'a (Erzurum yakınlarında) ve Kemah Boğazı'na 3.000 kadar kadın ve çocuktan oluşan bir konvoy götürdüğünü anlattı. "Hepsi gitti, hepsi öldü!" dedi." Niye onlara böyle korkunç eziyetler çektiriyorsunuz, niye onları köylerinde öldürmüyorsunuz?" diye sorduk. "Böylesi daha iyi. Acı çekmeliler, hem ölüler ortada durursa Müslumanlara yer kalmaz, cesetler kokar" diye cevap verdi.


         Erzincan Dolayları


http://www.elaziz.net/forum/topic.asp?TOPIC_ID=5660&whichpage=10



 
  Bütün hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.