Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.
   
  SIMA XR AM! DERSİM ZAZA PLATFORMUNA HOŞ GELDİNİZ!
  ERMENİ SOYKIRIMI
 
"

 

http://ermeni.hayem.org/turkce/aw.php?lang=tr 

 

 

ERMENİ SOYKIRIMI ve DEMOKRAT TAVIR

 

Ermeni soykırımı kuşkulu bir iddia değil, yaşanmış ve gerçek olan bir olgudur. Sorumlular, emir ve komuta edenler, uygulayanlar bellidir. Mahkeme tutanakları, tanık ifadeleri ile bir çok olay tescil edilmiştir. Ayrıca fazlasıyla belge, kanıt ve döküman mevcuttur.

Ermeni soykırımında birinci derecede sorumlu olan Osmanlı devleti ve onun yöneticileridir. Parti olarak İttihat ve Terakki ve onun hükümetidir. Özel olarak belirtmek gerekirse planın esas mimarları arasında öne çıkanlar Talat paşa, Doktor Nazım ve Doktor Bahattin Şakir’dir. Zamanın Alman devleti, İttahat ve Terakki’nin suç ortağı ve dolayısıyla da soykırımın da ortağıdır. Ayrıca Rusya, İngiltere, Fransa gibi emperyalist devletler de suçludur.

TC, Osmanlı devletinin doğrudan devamıdır. TC kurucuları ve yöneticileri aynı zamanda İttihat ve Terakki üyeleri ve yöneticileri veya destekçileridir. TC kurulduktan sonra yöneticileri Ermeni soykırımına tavır alamadılar. Alamazlardı da. Çünkü şartlar buna pek müsait değildi. TC yöneticilerinin büyük çoğunluğu Ermeni kırımını doğru bulmuş ve bizzat katılmışlardır. İkincisi, gerek el konulan Ermeni malları ve gerekse milli burjuva yaratma çabaları buna engel olmuştur. Üçüncüsü uluslararası durum, yeni TC yöneticilerine manevra alanı yaratmıştır. Birinci dünya savaşını yürüten devletlerin hepsi de haksız ve kirli işler yapmışlardır. Ayrıca savaşın getirdiği ağır bir yük ve sefalet söz konusudur. Sovyetlerin ortaya çıkması ise ayrı bir etkendir. Genç Türk devleti TC, bütün bu nedenlerden ötürü Ermeni soykırımını geçiştireceğini ve sorumluluktan kurtulacağını var saymıştır. Ama evdeki hesap çarşıya uymamış ve bugüne gelinmiştir. Bugün yapması gereken şey, soykırımdaki sorumluluğunu üstlenmek ve yapılması gerekenleri yerine getirmektir. Başka bir yolu kalmamıştır.

Ermeni soykırımında ikinci derecede rol oynayanlar ise Hamidiye Alaylarıdır. Bunlar Sünni Kürtlerden teşekkül etmiştir. 1915’e gelindiğinde Ermeni ve Asuri gibi Hıristiyan unsurların işi büyük oranda bitirilmişti. Bu tarihe kadar dağlık alanlarda yaşayan Sünni Kürt güçleri, adım adım şehir ve kasabaları, bunların bulunduğu ovaları ele geçirmişlerdir. Dönemin nüfus kayıtları incelendiğinde bu gerçek çok açık görülebilmektedir. Bu katliamlardan Ezidi (Yezidi) halkı ile Kızılbaş inancına mensup halk da nasibini almıştır. Hamidiye Aşiret alayları başta Ermeniler olmak üzere Hıristiyan, Kızılbaş ve Ezidi yani müslüman olmayan unsurlara karşı kurulmuştur. Hamidiye alaylarındaki Sünni Kürt çetelerinin, Türk paşaların himaye ve gözetiminde özellikle Süryani, Keldani, Nasturi olarak da bilinen Asuri halkına karşı uyguladıkları unutulmuş bir ‘holocaust’ olarak nitelendirilebilir. (Bkz. Gabriella Yonan, Asur Soykırımı). Keza Ezidi katliamları da esas olarak Sünni Kürt çeteleri tarafından gerçekleştirilmiştir. (Bkz. Erol Sever, Yezidilik ve Yezidilerin Kökeni). Kızılbaşlar ise kısmen örgütlü ve kısmen de ayrı ve dağlık bir coğrafyada yaşadıklarından bu dönemde ikinci planda kalmışlardır. Yine de Cibran Aşiret alaylarının Varto, Xınıs ve Bingöl bölgesindeki Kızılbaş halka saldırıları kaydedilecek türden önemli olaylardır. Hamidiye Alayları Osmanlı devletine bağlı olsalar da, Kürt ağa ve beylerinin ve bunlara bağlı silahlı birliklerin, bu olaylardaki ve soykırımdaki rolü görmezlikten gelinemez. Alaylarda Türk danışmanlar (yaver) olsa da esas yöneticiler, aşiret reisleridir ve bunlar çoğu zaman ‘paşa’ rütbesiyle onurlandırılmışlardır. Kürt milliyetçileri bu durumu kabul edip özeleştiri yapacaklarına, Türk milliyetçilerini kendilerine örnek almakta ve atalarının katliamdaki rollerini inkar etmektedirler. Çok az sayıdaki onurlu Kürt aydının çabaları böylece sonuçsuz kalmaktadır. Kürt milliyetçileri, tıpkı Türk ırkçılarının, Türk aydınlarına yaptıkları yöntemleri adeta benimsemektedirler.

Ermeni, Asuri, Rum, Ezidi ve Kızılbaş-Alevi katliamlarında Çerkez veya Abaza olarak bilinen etnik toplulukdan oluşturulan Çerkez alayları ve Çerkez paşalar büyük rol oynamıştır. Osmanlı’nın subay kadrosunda bol sayıda Çerkez vardır ve bunların çoğu paşa rütbesiyle en üst düzeyde görevler üstlenmiş ve en barbar, en sadist işlere imza atmışlardır. Sünni Zaza aşiretlerinin, Ermeni katliamlarındaki rolünü tam olarak tespit edemedim. Ancak, Sünni Zazalar’dan oluşmuş veya oluşturulmuş çetelerin Ermeni katliamlarına katıldıkları noktasında bazı iddialar ve kuşkular vardır.

Ermeni Soykırımı’nda Dersimliler’in Rolü.

Ermeni Soykırımı noktasında, bütün Alevi-Kızılbaşlar’ın ‘ortak’ bir tavır takındıklarını söylemek mümkün değildir. Özellikle Türkmen olarak bilinen kesim yani Türk Aleviler, İttihat ve Terakki’nin yanında ve saflarında yer almışlardır. Cemallettin Çelebi Efendi önderliğinde oluşturulan, Bektaşi Mücahiddin Alayı meşhurdur. Birinci Dünya Savaşı’nda Çelebi Celallettin Efendi, Erzincan’a kadar giderek Dersimlileri savaşa katmak için çok uğraşmıştır. Ancak başarılı olamamıştır. Osmanlı ordusunun bozguna uğramasından sonra dönerken, Nuri Dersimi’nin yazdıklarına göre iyi ki Dersimliler savaşa katılmadılar demiştir. Türkmen Alevileri’nin suç dosyasının kabarık olmamasının esas nedeni, onların Ermenileri korumuş veya desteklemiş olmaları değil, Ermenilerle temas halinde olmamaları, komşuluk ilişkilerinin bulunmamasından kaynaklanmaktadır.

Ermenilerle temas halinde olanlar, iç içe, yan yana yaşayan Kızılbaşlar, Dersim ve çevresinin Zaza (Kırmanc) ve Kürt (Kırdaşi/Kurmanc) Alevileridir. Dersim İnancına sahip Alevi-Kızılbaş kitleleri, tarih boyunca Ermenilerle barış ve dostluk içerisinde yaşamışlardır. Bu, sadece geçmişte değil, Ermeni ulusal mücadelesinin geliştiği 19. yüz yılın ikinci yarısından sonra da barış içinde sürmüştür. Bir değerlendirme yapabilmek için bu dönemdeki ilişkiler oldukça önemlidir. Bilindiği gibi, Ermeni ulusal mücadelesinin gelişmesini engellemek için oluşturulan Hamidiye Alayları, Sünni Kürtlerle Ermeniler arasındaki boğazlaşmalarda kilit bir rol oynamışlardır. Dersim ve çevresindeki Zaza ve Kürt Alevi-Kızılbaşlar dışlanmış ve bu aşiret alaylarına alınmamışlardır. Çünkü Osmanlı’nın sünni-müslüman zihniyeti, Kızılbaşlığı müslüman saymayan bir zihniyettir. Gayri-müslimlerin işi bitirildikten sonra, sıra bunlara gelecektir. Bunlar ya müslümanlığı kabul edecek ya da ortadan kaldırılacaktır. Aslında böyle bir dıştalama iyi bir sonuç vermiş ve Dersimliler’in Ermeni katliamlarına katılmalarını büyük oranda engellemiştir.

Birinci Dünya Savaşında, Rus işgaline karşı çıkma ve savaşa katılma konusunda Dersimli’lerin tek ve ortak bir tavrından söz edilemez. Eğer genel bir tavırdan söz edilecekse, Dersimliler savaşa katılmamıştır ve savaştan yana değillerdir, denebilir. Ancak, yöresel olarak aşiretlerin farklı tutumları olmuştur. Kuzey-doğu Dersim aşiretleri Rus işgaline karşı çıkmış ve belli bir direniş örgütlemişlerdir. Savaş içerisinde oluşturulmuş ‘milis birlikleri’ söz konusudur. Bunların başlıcaları Balaban Aşiret Reisi Gül Ağa’nın Alayı (Alayiya Gülağayi) ile Çarekan Aşiret Reisi Musafa Bey’in milis alayıdır. Aslında bunları ‘alay’ olarak nitelendirmek abartma olabilir. ‘Milis birlikleri’ demek daha doğru olur kanısındayım. Ayrıca Şavalan (Sawliyu) ve Kureyşan (Khuresu) aşiretleri de bu tip birlikler örgütlemişlerdir. Yine Varto, Hınıs, Bingöl bölgelerindeki Hormek (Xormeku), Lolan (Lolu) ve Çarek (Çareku) aşiretleri de silahlı milis güçlerine sahiptir.

Birinci Dünya Savaşı emperyalist bir paylaşım savaşıdır. Osmanlılar, Alman devletinin müttefiki olarak taraftır. Rus saldırısına karşı İttihatçı hükümet direniş örgütlüyor ve buna bölge aşiretlerini de dahil etmek istiyor. Rus ordusunun yanında Ermeni birlikleri, Osmanlı ordusunun yanında ise Dersimli bir kısım aşiret birlikleri. Bu durumda Ermeniler ile Dersimliler ister istemez karşı karşıya gelmiştir. Ermeniler ile Dersimliler arasında bir takım çatışmaların yaşanması kaçınılmaz. Nitekim öyle de olmuştur. Bu konuda belge niteliğinde çok sağlıklı bilgilere sahip değiliz. Bu dönemi yaşamış, bizzat olaylarda yer almış insanların yaşadıkları kayıt altına alınamamıştır. Dolayısıyla da çok kesin konuşmak, mutlak yargılarda bulunmak doğru olmaz. Bu konuda ancak kısmi kayıtlı belge ve kısmi anlatımlar var. Bunlara dayanarak bir takım var sayımlar yapmak ve yorumlarda bulunmak mümkün.

Birincisi, bölge aşiretlerinin bulundukları mıntıkalarda meydana gelen çatışmalarda yer aldığı anlaşılmaktadır. Balaban aşireti birliklerinin, Balaban Deresi olarak bilinen ve Erzincan’nın doğusundan Tercan’a kadar uzanan oldukça geniş bir mıntıkada konuşlandığı ve bölgedeki çatışmalara katıldığı, hem mevcut belgelerden (Bkz. Balaban Aşireti Soyseceresi/M.A.Balaban) ve hem de o dönemi yaşayan insanların anlatımlarından anlaşılmaktadır. Görgü tanıkları, yukarı Fırat olarak da bilinen vadide, özellikle Karasu ırmağının önemli geçit noktalarında büyük kırımlar olduğunu ve cesetlerden geriye kalan kemiklerin yıllarca yığılı halde durduğunu anlatmışlardır. Keza Çareken (Çareku) Aşireti reisi Mustafa Bey’in birlikleri de Pülümür-Kiği hattını tutmuştur. Bu çatışmalarda Mustafa Bey’in konağının yakıldığı ve köylülerin yerlerini terk ederek iç Dersim’e doğru çekildikleri anlaşılmaktadır. Şevdın (Şêvdın) mıntıkasında Kureyşan (Khuresu) aşireti Kudan (Kudu) hezbetinin ileri gelenlerinden Sa Heyder (Şah Haydar) ile kardeşi Dursun’un direnişi ağıtlaştırılmıştır. Bu çatışmalar esas olarak Ruslar’a karşı yürütülse de, aynı zamanda Ermeniler’e de yönelmiştir. Tanıklar, Rus askerleri’nin karşı koymayanlara kötü muamelede bulunmadıklarını ama içlerindeki Ermeni unsurların acımasız davrandıklarını beyan etmişlerdir. Yani burada şöyle bir durum var. Rus ordusu ile Osmanlı ordusu karşı karşıya gelirken, Rusların müttefiki Ermeniler ile Osmanlı’nın müttefiki Dersimliler de karşı karşıya gelmiş bulunuyorlar. Ve doğal olarak karşılıklı vuruşmalar ve çatışmalar yaşanmıştır. Aynı şekilde, Rusların’ın geri çekilmesinden sonra, Ermeniler’e karşı Türk birliklerinin giriştiği harekata Dersimliler’in de katıldığı veya destek verdiği anlaşılmaktadır. Seyit Rıza birliklerinin, 13 Şubat 1334 (1918) tarihinde Erzincan’ı denetimi altına aldıktan sonra doğuya doğru ilerledikleri ve Erzurum’a K.Karabekir kuvvetlerinden önce ulaştıkları anlaşılmaktadır. Bu durumu yazan N.Dersim’i, daha fazla detay vermemektedir. (Kürdistan Tarihinde Dersim, sf. 118-119).


İkincisi, Ermeni kırımı gerçekleştikten ve Ruslar çekildikten sonra da bazı Dersimliler, Ermenilere karşı bazı haksız davranışlarda bulunmuşlardır. Bu çeşitli biçimlerde olmuştur. Mesela güçsüz kalan Ermeniler’e baskı yaparak, saldırarak göç etmesine neden olmuş veya öldürerek imha etmişlerdir. Heqie Mergariji tarafından gerçekleştirilen, ‘DERSİM YAŞLILARI ERMENİ ve ZAZA KATLİAMLARINI ANLATIYORLAR’ adlı sohbet-röportaj, bu durumu açıklığa kavuşturan tipik bir örnektir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Olgu şudur: Dersimliler de, ‘düşenin dostu olmaz’ misali, menfaatçı ve fırsatçı davranmış ve yanlış yapmışlardır. Bu genel bir durum mudur yoksa istisnai midir?

Dersimliler’in Ermeniler’e karşı olumsuz yaklaşımları, ‘istisnai’ olarak geçiştirilemez. Ama aynı şekilde, olumsuz tavır tümüyle genelleştirilemez de. Bu durumu kısmi bir olumsuzluk olarak değerlendirmek mümkündür. Dolayısıyla denebilir ki Dersimliler’in tavrı Ermeniler’e yardım etme, onları saklama ve katliamdan kurtarma anlamında esas olarak olumlu ama malına ve toprağına göz dikme, baskı yapma ve öldürmeye varan sindirme hareketleriyle de olumsuz olmuştur. Ayrıca bu hataların tek taraflı olmayıp karşılıklı olarak hem Ermeniler ve hem de Dersimliler tarafından yapıldığı söylenebilir.

Ermeni kırımında Dersimliler’in hatalarını ortaya koymak, Dersimlileri suçlamak veya zan altında bırakmak anlamına gelmez. Tersine böyle bir yaklaşım gereklidir. Bu demokrat ve gerçekçi olmanın da şartıdır. Dersimliler’in Ermeni katliamında hatalarını kabul etmeleri erdemli bir davranıştır. Tersi bir yaklaşım, inkarcı ve hatasını görmemek veya kabul etmemek anlamına gelir ki, bunun Türk ve Kürt milliyetçilerinin tavrından bir farkı yoktur. Biz Dersimliler, nasıl ki atalarımızın Ermeni kardeşlerini saklayarak canlarını kurtardıklarını gururla anlatabiliyorsak, aynı şekilde bu atalarımızın bazı hatalar yaptıklarını ve bu hataların çok pahalıya mal olarak sonraları bizzat kendilerinin de aynı akibete uğradıklarını da görmeli ve söyleyebilmeliyiz.

24 Nisan insanlık için yüz karasıdır. Dersim halkı bütün içtenliğiyle Ermeni soykırımını lanetlemiştir ve bugün de aynı geleneğini sürdürürerk Ermeni halkı ile dayanışma içerisinde olmalıdır. Dersimliler, Ermeni soykırımının bütün dünyada tanınması için dayanışmada bulunurken, aynı şekilde, Ermeni dostlarından Dersim-38 Soykırımının uluslararası alana taşınması ve tanınması için de dayanışmada bulunmalarını beklemektedirler.

M. Hayaloğlu



http://f24.parsimony.net/forum58919/messages/70223.htm 


        

             Ermeni Soykırımı Fotoğrafları: 

http://ermeni.hayem.org/turkce/resimler.php?lang=tr

 

  

http://ermeni.hayem.org/turkce/aw.php?lang=tr 

 

----------------------------------------------------------------

ERMENİ SOYKIRIMINA KARŞI DEMOKRAT OLMAYAN TEPKİLER

 

 

M. Hayaloğlu



‘Ermeni Soykırımı ve Demokrat Tavır’ başlıklı yazıma karşı Ömer Özmen ve Mehemedê Paloyê imzaları ile iki ‘eleştiri’ yapılmış. Gerçi bunlar eleşiriden çok birer hakaret-name muhtevasına sahip. Aslında ben düşmanca yaklaşımlarda bulunan, ırkçı ve şöven zihniyete sahip bu tip unsurlarla muhatap olmakda bir yarar görmüyorum. Benim niyetim, gerçeklerin ortaya konulmasıdır. Gerçeğin olgularda aranması, bilimsel bir yöntemdir. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Bunu yaparken, kimseyi haksız yere suçlamak, dahası doğru olmayan yargılarda bulunmak tarzım değildir. Ama gerçekler acı olabilir ve her zaman hoşumuza gitmeyebilir. Olguları olduğu gibi görmek ve kabul ile onlardan doğru sonuçlar çıkarmak da, gerçekleri red veya inkar etmek de bir tavır meselesidir.
Bu yazının, bu iki farklı tavra açıklık getireceğini umarım.

Ermeni soykırımı meselesinde Türk resmi tezi nedir? İnkardır. Böyle bir kırımın olmadığı, olan şeylerin savaşın doğal sonuçları olduğu şeklindedir.
Sonra Ermeniler’in arkadan vurduğu, kırımların hastalık ve salgın neticesi gerçekleştiği, sayının abartıldığı vs. şeklinde bir savunmaya giriliyor. Dahası, bu olayların Kürt-Ermeni karşılıklı çatışmalarının sonuçları olduğu iddia edilerek sorumluluktan kurtulmaya çalışıyorlar.

Peki ben ne diyorum? Bütün bu söylenenlerde elbette bir gerçek payı vardır. Ama hiç bir gerekçe, bu yaşanmış olanları bir soykırım olmaktan çıkaramaz, diyorum. Mesela, Ermeniler arkadan vurmuş veya isyan çıkarmışsa, yasaların gerektirdiği cezalar verilir. Hastalık ve salgın varsa, devlet olmanın gerektirdiği önlemler alınırdı. Kürt-Ermeni vuruşması varsa, devlet olarak müdahale edilmesi gerekir. Peki, Osmanlı devleti ne yapıyor? Ermeniler isyan çıkardı, Rus yanlısı veya arkadan vurdu diyerek toptan imhaya giriyor. Hastalık ve salgından kırılmaları için bizzat devlet bunun için uygun şartlar yaratıyor. Askeri güçlerin kırıldığı bir ortamda yaşlı, kadın, çoluk-çocuk, genç, ihtiyar ayrımı yapılmaksızın tehcir uygulanıyor ve insanlar devlet tarafından ölüme gönderiliyor. Milliyeti ne olursa olsun üzerlerine çapulcular salınıyor. Bu da yetmiyor. Müslüman kesime mensup Kürtler’e ve Çerkezler’e –etnik ve dinsel- temizlik yaptırılıyor. Ayrıca sayı bir buçuk değil de, yarım milyon olsa bile değişen sadece niceliktir, nitelik değil. Sonuç, gerçekleşen şey tamamen bir soykırımdır. Planlı ve programlıdır. Bunun baş sorumlusu, Osmanlı devleti ve İttihat-Terakki hükümetidir. Suç ortakları destekleyenlerdir, katılanlardır, kışkırtanlardır. Bunların sorumlulukları katıldıkları, yaptıkları oranında değişmektedir.

Türk devleti, suçu Kürtler’in üzerine atıyor bahanesiyle biz, Kürtler’in yaptıklarını görmezlikten gelebilir miyiz? Veya görmezlikten gelirsek, Kürtler suçlu olmaktan kurtulacaklar mı? Suçlu olmaktan kurtulurlarsa, insanlık karşısında vicdanı sorumluluktan kurtulabilirler mi? Meselenin düğümlendiği nokta burasıdır.

Ben, müslüman Kürtler’in de suçlu olduğunu düşünüyorum. Hamidiye Alayları meselesinin, öyle geçiştirilecek türden bir olgu olmadığını söylüyorum. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Hamidiye Alayları ve bunları teşkil eden Sünni Kürt güçleri, katliamlarda ikinci derece sorumlu ve suçludur. Burada Kürtlerden bahsederken, Sünni olarak da bilinen Müslüman kesimi kastettiğimi vurgulamalıyım. Ayrıca Müslüman kesim içinde bu katliamlara katılmayanları da dışta tuttuğumu belirtmeliyim. Genel olarak Alevi Kürtler, Dersim İnancına sahip Kızılbaşlar zaten olayın dışındadırlar. Bunlar içinde suçlu veya yanlış yapmış olanlar azınlıktadır.

Hamidiye Alayları, Kürt Alayları mı yoksa Türk Alayları mı?

Hamidiye Alayları tamamen Sünni olarak bilinen Kürtler’den teşkil edilmiştir. Bu benim bir iddiam değil, olgunun kendisi bizzat öyledir. Abdülhamit, bu alayların isim babasıdır. İsmini padişah Hamit’ten aldıkları için, bunlar ‘Türk’ olmaz. Kaldı ki , bu durum Kürtler’in de hoşuna gitmiş olacak ki, onlar Hamit’i ‘Bavê Kurdan’ (Kürtlerin Babası) olarak anmışlardır.

Hamidiye Alayları olarak bilinen bu birliklerin tam adı “Hamidiye Hafif Süvari Alayları”dır. 1891 yılında 36 alay olarak kurulan Hamidiye Alaylarının sayısı 1895’de 57’ye, 1910 itibari ile 64’e ulaşmıştır. Hamidiye Alayları, Abdülhamit tahttan indirildikten sonra da faaliyetlerine devam etmiş, Mahmut Şevket Paşa tarafından yeniden düzenlenerek ismi ‘Aşiret Alayları’ olarak değiştirilmiştir. (Robert Olson=RO, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Sait İsyanı, sf.30-31). ‘Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla alaylar, özellikle Üçüncü Orduya bağlı oldukları Doğu Cephesi’nde olmak üzere önemli bir rol oynayacak şekilde silahlandırılıp teşkilatlandılar’ (age, sf.31). Yazar, bu konu ile ilgili en önemli kaynaklardan yararlanmıştır. Gerekli bilgiler mevcut olduğu için geçiyorum. Ama belirtmek gerekir ki, bu alayların iddia edildiği gibi 1908’de dağıtılmış olduğu tamamen yalan ve gerçekleri inkar etmeye yönelik basit uydurmadır.

‘ERMENİ SOYKIRIMI ve DEMOKRAT TAVIR’ başlıklı makalemde Hamidiye Alaylarının ‘Ermeni soykırımında ikinci derecede rol’ oynadıklarını belirtmiş ve Sünni Kürtler’in bu olaylardaki rollerinin sorgulanması gerektiğini vurgulamakla yetinmiştim. Kaynak isimleri vererek, gerekli bilgilerin buralarda mevcut olduğuna işaret etmiştim. Bana ‘cevap’ yazmaya çalışanlar, bu kitapları okuyup bilgileneceklerine afaki nutuklarla karalama ve hakaretlere baş vurmuşlar. Dilerseniz, dönemin olaylarına kısaca bir göz gezdirelim.

Yıl 1843. Botan Emir’i Bedirhan Bey, Hakkari Emiri Nurullah Bey’in de yardımıyla bölgede bir askeri harekata girişir. Ama bu askeri harekatın hedefi, bölgede yaşayan Hıristiyan Nasturi-Asuri’ler olur. Bilanço: Onbinin üzerinde suçsuz, günahsız insan imha edilir. Bedirhen Bey, bununla da yetinmez. 1846 yılında ikinci harekata girişir ve yine binlerce Nasturi-Asuri katledilir. Köyler, ekinler yakılır, insanlar uçurumlardan atılır, ortaçağa özgü vahşet sahneleri sergilenir. Sonuç: Tiyari bölgesindeki toplam Nasturi-Asuri nüfusun beşte biri katledilmiş olur. Batılı güçlerin baskısıyla Osmanlı güçleri Bedirhan Bey’in üzerine yürür, Bedirhan Bey yakalanarak İstanbul’a getirilir ve ‘mükaffat’ olarak Kanada’ya sürgüne gönderilir. Bu olay Türk tarih kayıtlarına ‘isyan’ olarak geçer ve Kürt milliyetçileri tarafından şaşaalı bir şekilde ‘büyük Kürt isyanı’ olarak anılır. (Gabriella Yonan=GY, Asur Soykırımı, sf. 42-48 ve 259/ RO/age, sf. 18).

Yıl 1880. Nehrili Şeyh Ubeydullah, hem İran ve hem de Osmanlı yönetimine ‘başkaldırır’ ama yağmalananlar ve katledilenler yine Hıristiyan Nasturi-Asuri’ler olur. (GY, age, sf. 55/RO, age, sf.25, 271-272). Bunlar Hamidiye Alayları öncesi döneme tekabül ediyor. Bir de Hamidiye Alaylarının bazı marifetlerine bakalım.

Cibran aşiret alaylarının, Varto-Bingöl havalisindeki Kızılbaş-Zaza aşiretlerine karşı gerçekleştirdiği eylemler ve yaptığı baskılar yeterince bilinmektedir. Bu Alevi ve Sünni aşiretlerinin bölgedeki anlaşmazlıklarının daha öncesi de vardır. Ancak Hamidiye Alayları’nın kurulması, Cibranlılar’a ayrı bir üstünlük ve ayrı bir ayrıcalık sağlamıştır. Cibranlılardan, dört tane aşiret alayı kuruluyor. Kaymakamlık dahil devlet daireleri Cibranlılar’ın eline veriliyor. Bu da yetmiyor. Abdülhamit’in devleti de ‘baba’ desteği sağlıyor. Burada önemli olan şudur: Bu durum, basit bir aşiret çatışması veya anlaşmazlığı değildir. Devlet, askeri bir güç olarak örgütlediği bir aşireti, kendi tebaası olan ama şikayet etme dahil, hiç bir hakkı olmayan diğer bir aşiretin üzerine sürüyor. Bu durumu, M.Şerif Fırat ayrıntıları ile anlatıyor. M.Şerif Fırat’ın ulusal kimliğini inkar etmesi ve sonraki süreçte devlet yanlısı olması, bu olguların gerçekliğini değiştirmez, (RO, age, sf. 31).

Daha sonraki süreçte Azadi’nin kurucusu ve ateşli bir Kürt milliyetçisi olarak ortaya çıkan Halit Bey Cibran, gerek bu olaylardaki belirleyici rolü, gerekse Ermeniler’e karşı yürüttüğü başarılı mücadeleden ötürü, sadece çeşitli madalyalar ile taltif edilmiyor aynı zamanda Miralay rutbesine yükseltilerek onurlandırılıyor. Halit Bey Cibran’ın yaptıkları bunlarla da sınırlı değil.

Yıl 1908. Yer: Dersim. Cibranlı Halit Bey komutasındaki süvari alayı, Neşet Paşa harekatında da yer almış, ilk defa Türk birliklerinin Dersim’in zirvelerinde bulunan Thuzık (Tuzık/Tujik) Baba dağı zirvelerine ulaşmasını, sağlamıştır, (Nuri Dersimi=ND, Kürdistan Tarihinde Dersim, sf. 84).

Savaş yıllarında bölge aşiretleri, Ovacık’taki hükümet binalarına el koyarak, Türk yönetimini lağv etmişti. Rus ordusunun geriye çekilmesinden sonra, Halit Bey Cibran kuvvetleri sayesinde, Türk yönetimi Ovacık’da ikinci kez kurulmuştur, (ND, age. sf. 119). Dersim havalisindeki ‘Alevi aşiretleri, Halit Bey’in eylemlerini asla unutmayacaklardı’ (RO, age, sf. 32).

Neden, Halit Bey Cibran’ın durumunu öne çıkarıyorum? Çünkü, gerçekte O, Hamidiye Alayları’nın en ‘başarılı’ komutanlarından ve sonraki süreçde Kürt milliyetçiliğinin en büyük önderlerinden biri olacaktır. Tabii o, yalnız değildir. Azadi’nin öteki önderlerinden bazıları şunlardır: Haydaran Aşireti’nin askeri kumandanı Kör Hüseyin Paşa, Mıllan aşireti reisi İbrahim Paşa. Bunlar aynı zamanda Aşiret alayları komutanlığı yapmış ve ‘paşa’ -(Mirliva: tuğgeneral)- payeleri ile taltif edilmişlerdir.

Bir de Şırnak ve İran’da iyi bilinen İsmail Ağa Simko vardır. Simko’nun, Asuri Patriki Mar Şamun’u görüşmeye davet ettikten sonra, hazırladığı pusuda katlettirmesi, Kürtlerde pek rastlanılmayan bir ‘kalleşlik’ örneği olarak değerlendirilmektedir, (GY, age, sf. 224). Ama kendisi de, aynı akibete uğramaktan kurtulamaz. 1930’da İran Şahı’nın valilik teklif ettiği görüşmeye giderken kurulan tuzakta katledilir. Sanıyorum Hamidiye Alayları ile ilgili bu kısa notlar, bazı sonuçlar çıkarmak için yeterlidir. Buradan çıkarılabilecek en önemli sonuçlardan biri şudur: Hamidiye alaylarının en önemli komutanları, aynı zamanda Kürt milliyetçiliğinin de en önemli önderleri olmuştur.

Hamidiye Alaylarının yaptığı kirli işlerden ötürü, onların Kürt oldukları red edilecek ama önderleri büyük Kürt milliyetçisi olacak. Bu bir tezat değil midir? Birinci Körfez savaşı dönemine kadar Güney Kürdistan’da, Saddam Hüseyin tarafından finanse edilen ve ‘Cahş’ olarak bilinen birlikler vardı. Ama bir de baktık ki bunlar, Güney’deki ayaklanmanın içinde yer almış ve ne hikmetse birden ‘Kürtleş’ivermişlerdi. Ya da bugünün korucuları eğer ‘Kürt’ değilse acaba hangi millettendirler? Hamidiye Alayları’nın Osmanlı için, köy korucularının Türk devleti için çalışması, onların Kürt olmadıklarının ispatı değil, tersine beraber çalıştıklarının ispatıdır. Gerisi inkar ve demagojidir.

Kürt milliyetçiliği, farklı bileşenlerden oluşmaktadır. Tıpkı farklı milliyetçi çevre ve akımların var olduğu gibi. Doğal olarak, bu çevreler günün koşullarına ve ilişkide bulundukları güçlerin durumuna göre farklı politikalar izlemişlerdir ve de izliyorlar. Kürt milliyetçiliği, bugüne kadar hala ezilen ulus milliyetçiliği konumundadır. Genel anlamda ezilen ulus milliyetçiliğinin demokratik bir özü, yurtsever bir içeriği olur. Ama bu, ezilen ulus milliyetçiliğinin ırkçı ve şöven yanlarının olamayacağı anlamına gelmez. Milliyetçiliğin özü aynıdır. Ulusal ve demokratik haklarını savunduğu oranda ilericidir. Ama dozunu kaçırıp bunu başka halklar aleyhine çevirdiği andan itibaren haksız ve gerici bir konuma düşer.

Ulusların kendi kaderini tayin etme prensibi gereği Kürtler, ayrı devlet de dahil olmak üzere kendi kaderini özgürce tayin edebilirler. Ama bu aynı coğrafyada yaşayan diğer halkları inkar etmek, dahası imha etmek hakkı anlamına gelmez. Kürt milliyetçi hareketinin hatası burada yatmaktadır. Kürt milliyetçi hareketi, ister Bedirhan Bey ve Şeyh Ubeydullah hareketleri şeklinde olsun, ister Hamidiye şeklinde olsun bölge halklarından başta Ermeniler ve Asuriler olmak üzere Kızılbaş ve Yezidileri yok ederek ortadan kaldırma siyaseti izlemiştir. Bunda Osmanlı’nın kışkırtıçılığının rolü vardır. Ama bu, ancak hafifletici bir neden olur, fakat suçluyu suçlu olmaktan çıkarmaya yetmez.

Kürt milliyetçiliği, bir çok bakımdan Türk milliyetçiliğinin bir benzeridir. Bu sadece iradi bir durum da değildir. İçine girilen ilişkilerin zorunlu bir sonucudur. Bu ilişkilerin kökleri oldukça derinlerdedir. Bin yıllık bir ‘beraberlik’ sadece Türk demagojisi değildir. Bunun gerçek payı da vardır. Özellikle Yavuz Selim-İdrisi Bitlisi ittifakı’nın sağladığı ortak çıkarların yarattığı bir temel vardır. Bunun doğru irdelenmesi geleceğe ışık tutar. Ancak, böyle bir irdeleme, bu makalenin boyutlarını aşar. Ben, konuyu Ermeni Soykırımı ve Hamidiye dönemi ile sınırlı tutuyor ve nedenleri analiz etmeye devem etmek istiyorum.

Konuyla ilgili makalemde, genç Türk devleti TC yöneticilerinin, neden Ermeni Soykırımına karşı tavır alamadıklarını analiz etmeye çalıştım. Bu şartlar, bazı farklılıklarla Kürtler için de geçerlidir. Mesela, TC kurucuları ve yöneticileri, geçmişlerinde Ermeni kırımını doğru bulmuş ve desteklemişlerdir. Bir çoğu, İttihat-Terakki döneminde yönetici ve yönlendirici rol oynamış ve katliamlara bizzat katılmış veya karar vermiştir. Bu durum Hamidiye Alayları’nın yöneticileri, şeyh, ağa Kürt mütegalibe için de geçerlidir. Kürt milliyetçiliğinin sonraki önderleri, büyük oranda Hamidiye Alayları’nın içinden gelmişlerdir. Hamidiye yöneticisi olup da, Ermeni-Asuri katliamında sorumluluğu olmayanlar, eğer istisna değillerse, yine de çok küçük bir orana tekabül ederler. Yukarıda örnek olarak verdiğim olaylarda Gerek Bedirhan Bey ve Şeyh Ubeydullah ve gerekse Hamidiye komutan ve ağaları bu kırımları bizzat yönetmiş ve yönlendirmişlerdir.

İkincisi, Ermeniler’den kalan ‘ganimet’lere el koyma ve paylaşma meselesidir ki, bu durum onların elini ayağını bağlamıştır. Ermeniler’in arazileri, sadece Türk yöneticilerin değil Kürtler’in de iştahlarını kabartmıştır. Bazıları bunları inkar edebilir. Ama gerçek o kadar ortadadır ki, bu inkarla gizlenebiecek bir şey gibi değildir. Bir çok bölgede Kürt ve Ermeni nüfusun birbirine yakın olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bugün Kürtler’in elinde bulunan arazilerin yarısının Ermeniler’e ait olduğu var sayılabilir. (Öbür yarısı da hazineye ve Türkler’in eline geçmiştir). Diğer bir neden, birinci dereceden sorumlu olan Osmanlı devleti varken, Hamidiye’ler devlete bağlı iken ve burada görev yapanlar da emir kulu iken, neden Kürtler sorumluluk üstlensin şeklinde özetlenebilir. Daha başka nedenler de sıralanabilir ama bu üç nedenin, Kürt milliyetçilerini sorumluluktan alıkoyan temel argümanları taşıdığını söyleyebiliriz.

İnkarcılık, ırkçı ve şöven yaklaşımlar, çok farklı şekillerde tezahür edebilir.
Asuriler’in binlerce yıla dayanan bilinen tarihi ve yazılı kaynakları vardır. Fakat, Kürt milliyetçileri bunu görmemekte ve inkar etmekte adeta inat ediyorlar. Asuri halkından bahsederken bunlar, artık ‘Hıristiyan Kürt’ kavramını ya da Kürt teriminden sonra parantez açıp ‘Keldaniler’ (Süryaniler, Nasturiler) adlarını kullanıyorlar. Eskiden bu terimleri genellikle sözlü alanda kullanırken, bugün açıkça yazılı alana taşımakta bir sakınca görmüyorlar. (Bkz. www.serbesti.org adlı sitede ‘ERMENİ SOYKIRIMI VE TÜRKİYE’ başlıklı makale). Peki, bin yıllara varan tarihi, yazılı dili ve kaynakları olan bir halkı inkar etmek ırkçılık değil de nedir?

Bir kişiyi, halkı, etnik veye dini topluluğu olduğu gibi kabul etmek ve tanımak demokrat olmanın, insani değerlere saygı göstermenin olmazsa olmaz kıstasıdır. Zazalar, kendilerini Kürtler’den ‘ayrı bir halk’ görüyorlar. Bu, hem Dersim İnancına mensup Kızılbaş-Alevi Zazalar ve hem de Sünni-Müslüman Zazalar için böyledir. Bu durum, tarihsel olarak oluşmuş bir olgudur, yani halkın kendini tanımlamasıdır. Başkalarının yapması gereken şey, bu tanımlamaya saygı duyması ve olduğu gibi kabul etmesidir. Peki, Kürt milliyetçileri ne yapıyor? Onlar, hayır siz Zaza değil Kürtsünüz dayatmasında bulunuyorlar. Bu yaklaşımın, Türk milliyetçilerinin dayatmaya çalıştığı inkarcı ve ırkçı ‘üst kimlik’ teorisinden bir farkı var mıdır?

Ben, Ermeni Soykırımı’nın 90. yıl dönümünde makalemi yazarken, herkesin kendisini yeniden ölçüp tartmasını hedefleyen bir değerlendirme yapmasına zemin hazırlayan bir yaklaşım sergilemiştim. Ama öyle anlaşılıyor ki, bazılarının buna hiç niyeti yok. Bazıları yine hazır şablonlarla klasik tavırlarını sürdürmek istiyorlar. Bu bazıları, sadece bana cevap vermek için hakaret-name yazanlarla sınırlı değil. Yukarıda adını andığım ‘Serbesti’ sitesinde, ‘UTRIKESPOLITISKA INSTITUTET’ adlı İsveç Uluslarası Politika Takip ve İnceleme Enstitüsü’ne karşı ‘Kürdleri zan altına sokmaya çalışmasını ve Kürdler’e iftirada bulunmasını protesto’ eden bir imza kampanyası başlatılmış. Zihniyete bakın. Bir Enstitü, inceleme ve araştırmalar yaparak, Kürtler’in de soykırımda rolü olmuştur şeklinde bir tespitte bulunduğu için, protesto ediliyor. Yine “Soykırım Mağdurlarıyla Dayanışma Girişimi” Kürtleri ‘suçlu ilan etme’ aracına dönüşmekle suçlanıyor. Açıktır ki bütün bu yaklaşımlar, milliyetçi histerilerden kaynaklanan ve özünde Ermeni Soykırımını inkar eden tavırlardır. Bu yaklaşımlarla demokrat ve aydın insanların üzerinde baskılar kurulmakta, insanların gerçekleri ortaya koyma ve özgürce düşünebilmeleri engellenmektedir.

Bütün Kürtler’in, özellikle de demokrat ve yurtsever Kürt aydınları’nın böyle düşünmediğini söyleyebilirim. Önceki makalemde, bunu vurgulamış ama isimlerini belirtmemiştim. Sayın Recep Maraşlı ve Sayın Naci Kutlay’ın bu konudaki tavırları olumlu örneklerdir. Naci Kutlay’ın yaklaşımını özetleyen bir makaleyi şu linkte bulmak mümkündür:
(
http://f25.parsimony.net/forum62148/messages/16049.htm ). İnanıyorum ki gerçek Kürt demokratlarının sayısı bunlarla sınırlı değildir.

Düşüncem, her halkın ve onun aydınlarının kendini sorgulaması gerektiği yönündedir. Çünkü, bir insan işlediği bir hata veya suçun yanlışlığını, kendisi görüp kabullenmezse, gerçekte doğru bir tavır sergileyemez. Çoğu zaman başkaları tarafından yapılan eleştirilere karşı, savunma pisikozuna girilir ve doğru olan şeyler bile rededilir. Bu bakımdan ben, bir Dersimli olarak Dersimliler’in, özel olarak da Dersim İnancı’na mensup Zaza/Kırmanc’ların yaklaşımı üzerinde durmaya çalıştım. Genel olarak Dersimlilerin, Ermeni kırımına katılmadıkları ve bu bakımdan alınlarının ak ve vicdanlarının rahat olduklarını söyleyebiliriz. Hatta Dersimliler’in Ermeniler’e barınma ve saklanma gibi yardımlarda bulundukları da bilinmektedir. Bu tarihsel bir olgudur ve Ermeniler tarafından da teyit edilmektedir.

Bütün bunlara rağmen, Dersimliler’in de bazı hatalarının olduğu ve daha tam olarak bilmediğimiz bazı hatalarının da olabileceğini düşünüyorum.


Bazı aşiretlerin ‘milis birlikleri’ oluşturduklarını ve bazı Dersimliler’in Ermeni mallarına karşı tamahkar davrandıklarını söylemek, Dersimlileri haksız yere suçlamak değil, tersine gerçeği dile getirmektir. Burada sorun, bu milis birliklerinin ne tür olaylara katıldıkları ve bazı Dersimliler’in Ermeniler’e karşı ne tip eylemler düzenlediklerinin tespitidir. O dönemi yaşayanlardan biri olarak N.Dersimi, sadece Ermeniler’in yaptığı saldırıları yazmıyor, Dersimliler’in de karşı saldırıları olduğunu ve bunun ‘müşterek düşman’a hizmet ettiğini belirtiyor, (ND, age, sf.119).

Bazı Dersimlilerin bu konuda ikircikli davrandıkları, dahası soykırımı görmezden geldikleri söylenebilir. ‘Karşılıklı çatışmalar’ veya Dersimliler’in ‘zarar görmüş’ olmaları, ‘gerekçe’ değil, olsa olsa bahane olur. Soru şudur: Dersimliler’in veya Kürtler’in Ermeniler ile ‘karşılıklı’ olarak vuruşması için sebep nedir?

Birinci Dünya Savaşı haksız, emperyalist bir paylaşım savaşıdır. Osmanlı Devleti, öteki emperyalist devletlere göre zayıf olabilir ama bu onun haksız ve bir paylaşım savaşına taraf olarak katıldığına engel değildir. Ermeniler, kendi devletlerini kurmak, kendi kaderlerini tayin etmek için savaşıyorlar. Ruslar’dan veya İngilizler’den yardım alıyor olmaları, davalarını haksız kılmaz. Kendi yaşadıkları topraklarda yani kendi ülkelerinde kendi devletlerini kurmak istemeleri, en doğal haklarıdır.

Peki Zazalar veya Kürtler ne için Ermeniler’e karşı savaşmıştır veya savaşıyor? Türkler’e, Osamanlı’ya hizmet için mi? Ne yazık ki, evet. Çünkü, Kürtler’in de, Zazalar’ın da Ermeniler’e karşı savaşmalarının, aslında kendilerine bir yararı olmamıştır. Tersine zararları olmuştur ve bu güne kadar bunun cezasını çekmektedirler. Eğer Zazalar ve Kürtler, kendileri için savaşmış olsalardı, bugün bu halde olmazlardı.

O günkü koşullarda, yapılması gereken en doğru politika ne olmalıydı? Ermeniler, Kürtler, Asuriler, Zazalar ve diğer halklar, bir taraftan kendi özgürlükleri için örgütlenip mücadele ederken, diğer taraftan da birbirleriyle ittifaklar kurup müttefik olmaları gerekirdi. Ama öyle olmamış ve biz olmamış şeyler üzerinde değil, doğal olarak olmuş ve yaşanmış şeyler üzerinde tartışıyoruz. Doğrusu da bu deyil mi?

Kürt-Zaza, Alevi-Sünni ayrımını ben icat etmedim. Bunlar var olan olgulardır. Kürt-Zaza ayrımı, dilsel ve etnik bir ayrımdır ve geçmişi bin yıllara dayanır. Bunun tartışılmasına böyle konusu farklı makalelerde girmek gereksizdir. Ancak, şu kadarını belirteyim ki, aslolan bir halkın kendini nasıl değerlendirdiğidir, yoksa başkalarının yapıştırdığı etiket değildir. Bir Zaza adı üzerinde, Zaza’dır, Kürt değil. Aynı şekilde bir Kürt de Zaza değil, Kürt’tür. Gerisi boş kelime oyunlarıdır. Dahası bu anlayış, sömürgeci ve asimilasyoncu zihniyetin Kürt milliyetçiliğindeki yansımasıdır. ‘Üst Kimlik’ teorisinin, Kürt versiyonudur. Türk milliyetçilerine göre, TC vatandaşı olan her kes ‘Türk’tür. Kürt milliyetçileri ise, daha devlet sahibi olmadan Zazaları ve Asurileri ‘Kürt’ ilan ediveriyorlar. Kürtler, kendilerini Kurmanc ya da Kurd, ülkelerini Kurmancistan veya Kurdistan olarak adlandırabilir. Bu onların sorunudur ve bizi hiç bir şekilde bağlamamaktadır. Ama müsaade ederlerse, biz de bin yıllardır yaşadığımız toprakları ve kendi kimliğimizi, kendi dilimizle nitelendirmek istiyoruz. Buna eğer saygı göstermiyorlarsa, bari gölge de etmesinler, bu yeter.

Alevi Sünni ayrımı da yine yüz yıllara uzanmaktadır. Ben aslında dinlere karşı eşit uzaklıktayım. Ama din ayrımının yarattığı tahribatların üzeri örtülerek bir yere varılamaz. Bu bir olgudur, bunu doğru olarak değerlendirmek için üzerini örtmek yerine, bu zihniyetin nelere mal olduğunu ortaya koymak gerekir. Kimin ne yaptığı ortaya konduğunda, zihniyetin niteliği de anlaşılmış olacaktır. O zaman belki de, karşılıklı saygı ve kabullenmeye dayanan toleranslı bir yaklaşım sergilenebilir.

Alevi-Kızılbaşlar’a ait Hamidiye aşiret alayı yoktur. Bunlar, Abdülhamit’in siyaseti gereği böyledir. Bu bakımdan savaş içerisinde oluşturulmuş silahlı ‘milis birlik’lerinin ‘alay’ olarak anılması abartı olur demiştim. Bunu söylerken ‘milis birlik’lerinin yaptıklarını elbette küçümsemiyorum. Ama Hamidiye Alayları gibi yasayla ve aşiret mekteplerinde eğitilerek oluşmadığını belirtmek istiyorum. M.Şerif Fırat, bu birlikler için ‘milis’ kuvveti terimini kullanıyor ve Balaban Aşiret Reisi Gül Ağa’nın ‘beş yüz’ milisi olduğunu yazıyor, ((M.Şerif Fırat=M.Ş.F, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, sf. 149). Bu rakam Xormek/u (Hormek), Lolu (Lolan), Khuresu (Kuresan/Kureyşan), Çareku (Çarek/an) ve Sawliyu (Şavliyan) aşiretlerinin milis birlikleri için de ölçü olarak alınabilir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu milisler tek bir aşiretten değil, güçlü olan aşiret reislerinin komutasında ama bölgedeki irili, ufaklı bütün aşiretlerden devşirilmiştir.

Aynı şekil de Sünnü Zaza birliklerinin Ermeni kırımındaki rolünü tespit edemediğimi ama bu konuda kuşkular olduğunu belirtmiştim. Sünni Zazalar’a ait silahlı birlikler var. Ama bunlar ‘milis’ kuvveti şeklinde mi yoksa ‘alay’ statüsünde mi tam olarak belli değil. Mesela Gökdereli Şeyh Şerif kumandasında bin kişilik bir birlik, Melekanlı Şeyh Abdullah komutasında 1200 kişilik atlı kuvvetinden oluşan başka bir birlik olduğu ve bunların Birinci Dünya Savaşına katılarak önemli görevler üstlendikleri anlaşılmaktadır. Daha başka silahlı birlikler de vardır. (M.Ş.F, age, sf. 146-150/159). Mevcutları göz önünde bulundurulduğunda bunlar, alay statüsünde olabilir. İlk kurulan otuz altı alayın hangi aşiretlere ait olduğu biliniyor. Bunların tümü Sünni Kurmanc aşiretlerine aittir. Fakat daha sonraki süreçte oluşturulan alayların aşiretleri belirsiz. Mümkündür ki, sonradan oluşturulan bu alayların bazıları Sünni Zaza aşiretlerinden teşkil edilmiştir. Görüldüğü hiç de kimseyi haksız yere suçlamak veya töhmet altında bırakmak diye bir gayem yok. Ama gerçekleri tarfsız olarak ve olduğu gibi yazmak gibi bir görevim var. Ben, her halkın aydın ve demokratlarının bunu detaylarıyla bir gün ama mutlaka bir gün yapacağına olan inancımı korumak istiyorum.


Konu ile ilgili bazı link adreslerini aşağıdadır.


http://www.hist.net/kieser/pu/ErmeniMeselesi.pdf

http://ermeni.org/turkce/mulakatakcam.htm

http://ermeni.org/turkce/soykirimingidisati.htm

http://ermeni.hayem.org/turkce/resimler.php?lang=tr 

http://f1.parsimony.net/forum789/messages/17200.htm 
 

http://ermeni.hayem.org/turkce/arminwegner.php?picn=3.jpg&lang=tr 

Kaynak: http://www.dersimsite.org/ermenisoykiiriminadair.html


 

 

 
  Bütün hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.