Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.
   
  SIMA XR AM! DERSİM ZAZA PLATFORMUNA HOŞ GELDİNİZ!
  Süngüden Kurtuldum
 
"



Süngüden Kurtuldum Ama Sürgünlükten Kurtulamadım

Emirali Yağan

Anlatıcı: Şıxhesên kızı Cêmila
Kayıt: C. Taş & H. Ayrılmaz

Kırmançki Yazımı: Cemal Taş (Ez Sungi ra Xeleşiya, Surgıniye ra Nêxeleşiya)

Türkçesi: Emirali Yağan

Ben Xeçeli köyünde yeryüzüne geldim. Abasan Aşireti, Baba Ocağı'ndan Sıxhesen'in kızı, Seyd Rıza torunuyum. Dedem Seyd Rıza'nın (en büyükleri babam Şıxhesen, ortancası Bava ve en küçükleri Hüseyin adlarıyla) üç oğlu, beş de kızı vardı. Üç köyün sahibiydik. Bu köylerden biri Ağdat, biri (Dere Arêy) Değirmen Deresi, değeri Zenika'idi. Dedem Ağdat'ta otururdu. Baba bazen Ağdat'ta, bazen Değirmen Dere'de kalırdı. Babam Şıxhesen Zenka'da otururdu. Ben çok küçükken Harput'ta hapisteydi. Hükümet babamı salıverdiğinde ben henüz on yaşındaydım. Babam eve geldiğinde dedem sordu:
Evladım...! Tahliye gününden evvel salıverildin, noldu ki Apdulla Paşa seni erkenden salıverdi?

Babam dedeme şu cevabı verdi: 'Seni salıyorum dedi, git babanla konuş, eğer kendi gelip devlete teslim olursa, Harput'taki mülkün yarısını üzerine tapu edip Elazığ'a encumen tain edeceğim kendisini'

Dedem bu sözler üzerine ak sakalını üç kez sıvazlayıp dudaklarına götürdü:
- Evladım, dedi öyle görünüyor ki sen hükümetin hayli somununu yemişsin. Bu başımın fermanıdır imzalanıp oğlumun eliyle gönderilmiş bana, buna aklın ermedi mi? Ben teslim olsam da olmasam da benim boynuma biçilmiş olan urgandır. Hükümetin yalanı, dolanı mı yok? Onlarda ne din, ne iman; ben onların geç dedikleri köprüsünde, kurdukları düzeni önceden görüp yaşadım. Sen gidip teslim olacak olursan ben baban, küçüğün olarak sana engel olmayacağım. Niye ki, sonra demeyesin, babam hanemin, çocuklarımın sebebi oldu.

O günden sonra dedem ve babam bu konu üzerine bir daha divan kurmadılar. Her biri kendi suskun ahdine çekildi. Bir daha barışmadan küs durdular. Babam, dedemin sözünden çıkmazdı. Birbirlerine çok düşkündüler. Kırgınlıkları bundandı.

Derken, Dersim dağlarına asker yığılmaya başladı. Kimi silahlarını alıp hükümete karşı durdu, kimi aracı oldu, kimi hükümet birliklerinin önüne düşüp yol gösterip iz sürdü, kimi dağlara, derelere kaçıp canını kurtarmanın yolunu tuttu. Bizim aile amcam Baba'nın çocuklarıyla birlikte askerlerin önü sıra kaçmakta buldu çareyi. Köyümüz Xaçeli'yi boşaltıp dağın, bayırın yolunu tuttuk. Sahan Ağa, Têşlım, Dayım Rayber'in ev halkı, Wêli Ağagiller tümü bizimleydi. Gidip Tılage köyünde bir hafta kaldık. Sonra oradan geçip Sultan Baba dağının Topatan tepesine çıktık. Orada bir gün geçirdik, ertesi gün babamdan bir pusula aldık, diyordu ki:
Tekin olmayan üç kişi geliyor, bunlardan biri Zeynel! Ya bizi öldürmeye geliyorlar ya da Alişer Efendi ve Zarife Hatun'un başı için yola düşmüşler.

Dedem bu haberle dehşete düştü:
- Korkarım ki, Zeynel Kop'u (R. Qop, Zeyneli, nb) kandırıp bizim peşimize düşürdüler. Sultan Baba'dan dileğim varsa, dermansız bir dert versin ona.

Alişer Efendi, bizden aşağılarda bir mağara vardı, orada saklanıyordu. İstim üzerinde, herkesle vedalaşmış başka ülkelere gitmenin yol hazırlığı içindeydi. Önceki gece dedemle bir araya gelmişlerdi. Annemin kadınlarla sohbetinde: 'Kayınpederim Seyd Rıza'nın, Alişer Efendiye Türklerin Dersim'de ettiklerini duyurması için dış - ülkelere çıkmasını istediğini, yaşanan zülüm dışarıda duyulursa durdurulabilir, çoluk çocuğumuz telef olmaktan kurtulur belki de, dediğini. Alişer Beyinse: Benim kanım sizden kırmızı değil, diyerek Dersimi terk etmeye razı olmadığını. Buna karşın kayınpederinin: Bu mesele üzerine daha fazla tartışmayalım. Senin gidişin kalışından daha hayırlıdır bizim için, dediğini, sonra da konuşmasına şu sözleri eklediğini: Nereye gidersen git: senden istediğim benim sözcüm, vekilim olman; mührüm senindir' dediğini hatırlıyorum.

Bu konuşmaların olduğu gecenin sabahı akşama dönmüş, karanlık çökmüştü ki, tüfeklerin sesi geldi. Dedem hırsından titremeye başladı, yerinde duramaz oldu, o yana bu yana vurdu. Bir süre ayakta dolandı. Bir süre sonra bize dönüp dedi:
'Alişer Efendiyi vurdular!'

O sıra babam, annem çığlığı kopardılar, saçlarını, başlarını yolup dövünmeye başladılar. Kadınları, dağı taşı inleten bir haykırış tuttu. Dedem Sultan Baba'ya yüzünü döndü yakarışlarla, dayım Rayber ve Kop (Top, nb) Zeynel'e beddualar etti. Kolay bir adam değildi Alişer, akıllı, özge, yaman biriydi. O ve karısı Dersim aşiretleri arasında birlik ve dirlik istiyorlardı. Kimseye gönül koymadan, birbirleriyle barışık durmaya çağırıyorlardı herkesi. 

Alişer Bey mektepli biriydi. Beş dil biliyordu. Kitapları çoktu, sürekli okuyordu. O lanetli geceyi de Topatan'da geçirdik, sabah oldu, benim bir büyük kardeşim vardı (adı Şah Haydardı, gidip Ağdad'dan taşıyıcı atlar getirdi, yüklenip Laçinler tarafına gittik.

Bize Kerbela Oldu Laçin Deresi

Laçinlerde bir hafta kaldık, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarımızı taliplerimiz getiriyordu bize. Bir gün ağartı henüz sabaha düşmüştü ki, dedem, uyanıp babama gördüğü rüyayı anlattı:
'Oğlum, dedi dedem, ben bu gece bir rüya gördüm. Rüyamda diz boyu kırmızı kar yağmıştı. Öyle görünüyor ki, bizi burada kıracaklar, bu dere olacak bizim mezarımız. Bana kulak verirsen, biz Munzur dağına doğru gidelim. Gidip Laçinler'den binek hayvanı getirin, biz yerimizi değiştirelim.'

Babam, dedemin sözüne itiraz etmezdi hiç. Etrafına bakındı, ses seda vermedi. Haşa huzurunuzdan annem o sıra ikicanlı, dedemin anlattığı rüyaya kulak vermişti, dönüp dedeme yalvardı:

'Hızır yapmasın! Benim bir yere gidecek halim kalmadı. Bizi kedi yavruları gibi kıracaklarsa burada kırsınlar. Kaç zamandır yazı yaban, diyar diyar dolaşıyoruz, daha nereye gidelim.'

Annemin bu itirazına dedem çok içerledi, bastonunu kaptı, o hızla dik bir yokuşa tırmandı. Tepede bir yerlerde durdu. Tepe bizden hayli yukarılardaydı. Babam bacaklarından rahatsızdı, çok yürüyemiyordu, bizden biraz uzakta dizleri üzerine çökmüştü. Kardeşim ve dedemin oğullarından Ali Hasan dedeme kavuşmuş yanında oturuyorlardı tepede.

Son Sabah

Sabahtır artık! Güneş bir hayli yükselmiş, Usenê Bêji yanımızda bitiverdi. Usenê Bêji, dedemin çobanıydı. Dedem küsüp tepeye çekildiğinde Uşen'de onunla gitmişti. Dedem onu geri göndermiş babama şu haberi veriyordu: 'Şıxhesen, Seyd Rıza diyor: Evladım hiç yerinden kıpırdama, askerler bizim ve tüm Laçinlerin etrafını çepeçevre çevirmiş, ne atları almaya kimseyi gönderin, ne de bir şey yapın!'

O gün ikindi sularına değin yerimizde kalakaldık. Akşam saat beş gibi, rahmetli annem dedi:
-Aha! Süvariler budur göründü!

O zamanlar askerler hep süvariydi. Affedersiniz, yanımızda bir köpek gelmişti! Abasanlı Altıparmaklının karısı küsüp gelmiş, (köpekte onu takip ederek) ayaküstü öyle beklemedelerken, annem:
- Korkmayın! Dedi annem, süvariler odur atlarını Ovacık üzerine çevirip, geri gidiyorlar.

Annem bunu der demez köpek havlamaya başladı. Önce bir çift jandarma çıktı ortaya. Annem ellerini havaya kaldırıp jandarmaya dedi ki:
'Teslim...Teslim...!'

Jandarmalar aldırış etmedi, dediler:
'Vurun...! Ateeeş...! Ateeş..!'

Üzerimize dolu gibi kurşun yağmaya, el bombaları savrulmaya başladı, ben kardeşimin elinden tuttum, kaçmaya niyetlendik, annem elimi tutup yere oturttu bizi. Öteki askerler henüz geriden yetişmemişler, sadece o iki asker ateşe tutmuşlar bizi. Diğer askerler yetiştiklerinde artık gece karanlığı çökmüştü. Bağırtılarımız ağır makinelileri cayırtısına, bombaların patlamasına karışmıştı. Çığlıklarımız göğe ulaşmıştı. Kırk canımızdan kırılmayan kimse kalmamıştı.

O alametin içinde çayırotu yığınının arkasına atlamış, orada kendimi ölüme vermiştim, askerler ölülerin arasında dedemi, babamı arıyorlardı.

Üzerimize ilk silahlar patlamadan babam bizden biraz uzakta çeşmenin başındaydı. Ailemizdeki tek silahlı babamdı. Biz diğerlerin çoğu çocuk ve kadındı zaten. 

Jandarmalardan biri çeşmeye su içmeye indiğinde babamla karşılaşır. Babam ona silahını doğrulttuğunda jandarma bağırmaya başladı:

'Can kurtaran...! Can kurtaran ..!'

Askerler babamın çevresini sardı, öldürüldü mü kaldı mı haberim yok. Aradan hayli zaman geçti. Silahların sesi büsbütün kesildi.
Olanların üzerinden ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Ben yerimden doğrulduğumda ertesi gün akşam üzeriydi. Etrafıma bakındığımda halam Leyla'nın da sağ kaldığını gördüm. Halamla diğerlerinin yanına gittiğimizde hepsinin kırıldığını ve üst üste yığıldığını gördük. Halam Sebra yaralı. Bizi gördü, dedi ki:

'Bacım benim, yüzümü şöyle kıbleye çevir. Tülbendimi yüzüme dola çenemi bağla. Ölülerin özerinde de beklemeyin, gece sizi korku tutar'

Leyla halam ablası Sebra'ya dedi ki:
'Ben kıble nedir bilmiyorum, bacım bana kıblenin ne olduğunu söyle!'

Sebra halam ona dedi ki:
'Bacım benim, güneşin doğduğu yerdir kıble, yüzümü güneşin doğduğu yöne dön. Dudaklarıma biraz su deydir. Poşumu çenemin altına bağla. Annenin kemerinde bir kese içinde otuz üç altın bağlı. Altınları da yanınıza alın, siz ki ölmeyip kurtuldunuz onlarla ekmek yersiniz, bir işinize yarar.'

Sebra halam sayıklar gibi konuşurken, Lêyle halamla ölülerin başında öylece bekliyorduk biz ikimiz; ne gözlerimizden bir damla yaş gelsin, ne bir şey; öyle kuruyup donup kalmıştık. Lêyle halam annesi Bese'nin koynundan söylenen altınları bulup çıkardı, ablası Sebra'nın başı etrafında poşusunu dolayıp çenesini bağladı, yüzünü güneşin doğduğu yöne çevirdi, ağzını ıslatmak için su başına indi, oradan seslendi:

-'Sebra! Su kanla bulanmış!.'

Sebra dedi:
- 'Öyleyse bırak kalsın, hadi buradan gidin.'

Ölülerden sızmış kan derelere karışmış, bulanık akıyordu sular.

***


Lêyle halamla yola düştük Bırdo'ya taraf gittik. Köyün yakınında duydum ki Türkçe konuşuyorlar, halam köye indi, ben korkup yönümü ormana çevirdim, tek başıma geceyi geçirmek üzere ormana çekilip beklemeye koyuldum. Karanlık iyice çöktüğünde eteğimi kaldırıp gözlerime örttüm, beni yemeye gelecek yaban ayısının, kurdun, çakalın gözlerini görmeyeyim diye. Küçük bir çocuğum henüz, bir başıma orman karanlığı içinde orman karanlığını nasıl sabah ettim bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda her taraf toz duman içindeydi, aralık bir yer görünmüyordu. Meğer ki bulanıklaşan benim gözlerimmiş, şarapnel parçacıkları ve barut yanıklarıyla gözlerim kana bulanmış, kurşun yarası almıştım bir de. Her yanım ağrı sızı içindeydi.

O halle doğrulup, yola koyuldum, gide gide Laçinlerin sürüsünün yayıldığı bir yere çıktım. Açığa çıktığımda askerler beni fark etti. Üzerime kurşun yağdırmaya başladılar. Etrafımda taş toprak havalanıyordu. Benimle oyun oynuyor gibiydiler, beni vurmuyor önüme ardıma boşaltıyorlardı kurşunlarını. O sıra sürünün çobanı bana seslendi:
- 'Çocuğum sen kız mısın, oğlan mısın? Asker seni vuracak! Çabuk sürünün içine girip saklan, birlikte köye gidelim. Hele zaman durulsun, sana bir şey olmaz!'

Sürünün içine saklandım, çoban beni sürüsüyle Laçinlerin yayla kurduğu köme götürdü. Xêma Usêne Adıli diye bir kadına götürdü beni. Kadın tereyağı eritti, içirdi bana can gelsin diye. Yaralarımı temizledi. İki asker çadırı yaylanın karşısına kurulmuş. Yayla düze yakın, ormana uzak açık bir yere kurulmuş. Ev sahibi bana dönüp dedi:
'Kızım, gel şu yığının arkasına geçip saklan, süvariler geliyor, belki senin içindir, bize bir fenalık yapmasınlar. Asker çekilince içeri dönersin.'

Dışarı çıkıp kendime saklanacak bir yer buldum. Yüzbaşı, yanında bir kaç askeriyle kömün önüne geldi, muhtarı çağırıp dedi: 'Askerin kurşunundan kaçan şu küçük kız sizin sürünün içine gizlenip köye kadar geldi. Onu getirip bize teslim edin, yoksa topunuzu birlikte kırarız. Demek Seyd Rızayı siz burada besleyip barındırdınız?'

Muhtar, asker için sofra hazırlıyor, yemeklerini yiyorlar, çekip giderlerken: 'Muhtar, diyorlar biz gidiyoruz, kızı görürseniz getirip bize teslim edin.'

Asker gittikten sonra Muhtar gelip saklandığım yerde beni buldu: 'Kızım, dedi ben kumandanın yanına gidiyorum, sen de bizimle gel, asker çadırlarına yaklaştığımızda sen koruluğa çekilip biraz oyalan, biz çadırda biraz kaldıktan sonra ortaya çık, demeyesin ki onlar beni sakladı. Korkma sana bir şey yapmazlar.'

Peş peşe düşüp asker çadırlarına gitmek üzere yola koyulduk. Çadırlara yakın ben muhtardan ayrıldım, bir koruluğa girip orada çömeldim. Aradan biraz zaman geçince ben kalktım, asker çadırına gittim. Yüzbaşı bana bir şey sordu ama ben Türkçe bilmiyorum. 

Muhtarın dediğine bakılırsa:
'Adın ne, kimin kızısın?' diye soruyormuş bana.

-'Adım Cêmila, babamın adı Şıxhesen, dedemin adı Sêyd Rızadır' dedim.'

Kafa salladı :
- 'Ben senin o dedeni iyi tanıyorum. Peki burada size kim ekmek verdi, kim sakladı sizi?'

Ben sesimi çıkarmadım. Yüzbaşı beni atının terkisine attı, muhtarı da yanına aldı Çexperiye dağına götürdü. Alayı oraya konaklamıştı. Alaya vardığımızda beni atının terkisinden yere indirdi. Baktım ki toprağı kazıyıp çuvallara doldurmuşlar, babamım gövdesinden kesilmiş başı orada (çuvalların üzerinde) duruyor. Babamın kesik başına öyle dehşete kapılmış baktım ki,

Yüzbaşı: O senin neyin oluyor ki öyle bakıyorsun?

Dedim: O, benim babamın başıdır!

Yüzbaşı bir jandarmaya emir verdi :

'Neriman'ı alıp buraya getir!'

Neriman, dediği benim büyük bacımdır. Teslim'in oğlu altı aylık bir bebek, Altıparmaklı Ali Abasın kızı ve büyük bacım Neriman'ı benden önce Alaya sağ getirmişler, haberim yok . Onları Laçin deresinde sağ yakalamışlar. Yüzbaşı Muhtara bacım Neriman'ı eliyle işaret etti:

'Kıza sor bakalım dedi, Cêmila senin neyin?'

Neriman ses çıkarmadı. Yüzbaşı bu kez bana döndü:

-'Neriman, senin neyin?'

Dedim:

-'Bacımdır!'

Muhtar, askerle aramızda tercümanlık yapıyor, Yüzbaşı ona döndü :

-'Muhtar bak! Dedi biz bundan soruyoruz inkar ediyor, küçüğü diyor bu benim babamın başıdır.'

Muhtar dedi:

-'Kumandan ..! Neriman büyüktür, kendinden korkuyor, Cêmila daha küçüktür aklı yetmiyor. Bunların ikisi de Şıxhesên'in kızlarıdır.'

Bize kumanya çıkardılar ki yemek yiyelim, daha boğazımızdan bir lokma geçmemişti ki, kimden haber almışlarsa, Veziroğlu'nun nenesi orada peyda oldu. Duymuş ki, bizi Alaya getirmişler, yola düşüp gelmiş. Kumandanın yanına çıkıp demiş ki:

-'Kumandan Beg..! Bu kızları bana teslim et. Bunları evime götüreyim, kanlı elbiselerini yıkayıp, yaralarını temizleyeyim, sabah getirip sana teslim edeyim.

Kumandana demiş:

- 'Gezer Hatun...! sana bunları teslim ederim, ama bu çocuklardan kaçan olursa seni mesul tutar, yerine başını alırım.'

Gezer Hatuna demiş:

- 'Tamam ben kefilim. Siz bana bırakın'

Gezer Hatun bizi ata bindirip yaylasına götürdü. Yaylası alaydan aşağılarda, dağın eğnindeydi. Hatun, o gece marabasına haber edip kazan kurdurttu, bizi yuğdu, üstümüzü başımızı yıkattı Sabah oldu, asker düdüğünü öttürdü. Ev sahibi bizi alıp alaya teslim etti tekrar. Alay bizi Karaoğlan'a getirdi. Yüzbaşı Karağlan müdürüne dedi ki:

'Bunlar bir hafta sende kalacak. Bir hafta sonra sana Hozat'tan tel çekiğimizde merkeze gönder.'

Biz orada, müdürün evinde kalmaya başladığımızın ikinci gününde müdür bize dedi ki:

- 'Annenizin ölüsünü tabuta koyup Rayber buraya getirmiş.'

Ablam müdüre:
'N'olur dedi, izin ver annemizin mevtasını görelim son kez.'

Müdür dedi ki:

-'Gidip ne yapacaksınız? Ölüyü bir daha tabuttan çıkarmayın. Ailenizden hayatta kalanları Hozat'a, merkeze istiyorlar. Babanızın mevtasının başı kesikmiş. Yüzbaşı vermemiş, sadece annenizin cesedini vermiş.'

Biz Karaoğlan karakolunda dört gün daha kaldık, Rayber bizi Hozat'a, Sılêmenê Fêci'nin evine getirdi. Bir gün Abasanlı Süleyman'ın evinde geçirdik. Ertesi gün sabahtan bizi merkez karakoluna götürdüler ki ifadelerimizi alsınlar. Dayım Raybere Qopi savcıya dedi ki:
'Bunları devlete teslim etmem, bunlar benim öksüzlerimdir.'

Rayber dayım bizi alıp Pıxami köyüne götürdü. A o yılın kışını biz Pıxami'de geçirdik. Oradan taşınıp Zênika'ya geldik o yıl 38 geldi.

Ölüm Sırası Rayber'e Gelmişti

38 Yılında biz Xaçeli köyünde Rayber dayımın evindeydik. Rayber dayım bir gün Deşt'e gidip geri döndü. Baktık ki eski Rayber değil. Oldukça sinirli ve gergindi, kime çatacağını bilmiyordu, dönüp karısına dedi ki:
'Deştin müdürü bugün bana dedi ki evine git, kıymetli neyin varsa yanına al, oğlun Ali Haydarla birlikte yanıma gel. Deşt'e asker yığılmış milleti toptan kıracaklar. Sen ve oğlunda bu kırımdan kurtulamazsınız ama ben sizin kurtuluşunuzu sağlarım.'

O sıralar Rayber, Hozat'tan Mehmet Aliye Weşi'nin kızıyla evliydi. Meneş'in üzerine Weşi'nin torununu getirmişti. O gece Rayber altın, gümüş neyi varsa toplayıp saydı, bir heybeye doldurdu. Kıymetli neyi varsa heybenin diğer gözüne ekledi, üzerine kilidi vurdu. Sabah oldu, amcam Baba'nın oğlu Polat'ta Raybergilde uyuyordu. O sıra Polat daha küçüktü. Rayber ikinci karısına seslendi:
- 'Kız Zêkina, şu hayırsızı da uyandır benimle gelsin, belki milleti kırarlar o da benimle kurtulmuş olur.'

Kaynanam Zekine akıllı, öngörülü bir kadındı. Olacakları sezip, Polat'ı uyandırıp ormana saklanmaya gönderdi, böylelikle çocuğu Rayber'e vermedi. Rayber marabalarının (yarıcılarının) evlerini tek tek dolaşıp her biriyle vedalaştı, her evden bir adam ayaklandırıp evini, barkını yükledi. Polatgiller, kız kardeşleri Cemila ve kardeşleri Abası Xaçeli'den önlerine kattı. Rayber'in tek oğlu vardı: Ali Haydar, onu da bir ata bindirdi yola düştü.

Boruca'ya vardıklarında Salman Ağa önlerine çıkar, der ki::

'Rayber, Rayber! Hak tāla seni niçin ölümüne susattı. Sen bu çocuğu, bu davar doluğu, bu yaşlı faniyi, (anneannem - Diyab Ağanın kızı, Teşlim'in annesi, Zeynep Anayı kast ederek), sen bu eksik etekleri nereye götürüyorsun, düğüne mi gidiyorsun be adam?'

Xêyican Hatun , Qeremanê Memedi, hepsi oğlu Ali Haydarı kendisiyle götürmemesi için yalvar yakar olurlar. Rayber:

-'Siz karışmayın der, siz kendinize vekillik yapın. Ben nüfusumun tümünü Deşt'te, müdürün yanına götürüyorum.'

Rayber; Ali Haydarı geride bırakmaz, Salman Ağa teselliden düşer .. Polat ve Abas ailesi ve Cemila orada, Rayber'den kopup Zênika köyüne yön alırlar. Rayber; Ali Haydar, anneannem Zeynep Anayı kendiyle Deşt'e götürür. Deşt köyünün karşına geldiklerinde toprakta karıncalar kadar çok askerin kaynadığını görürler. Öyle ki, askerin boş bıraktığı bir karış toprak yoktur. Rayber, yanına aldığı nesi varsa gidip müdürün çadırında yere bırakır. Ali Haydar da gider bir kilo çekirdeksiz üzüm alır, atına yem niyetine yedirmek için. Atını bağladığı yerden dönerken, canhıraş bir inleyiş duyar. Babasının inleme seslerini tanır. Haykırışların geldiği çadıra koşar, bakar ki babasının elbiseleri çıkarılıp yerine beyaz bir kefenler giydirilmiş. Her süngü çaldıklarında Diyab Ağanın kızı Zêynep çığlıklar atıyor. Rayber'in iniltileri ve karısı Zeynep'in çığlıklarının duyulmaması için askerler de bağırıp çağırıyorlar. Ali Haydar atından taraf koşar, yere çakılı mini sökmeye çalışır, beceremez, sonunda yaya olarak Deşt'in Ermenilerden kalma eski kilise yıkıntılarına taraf koşmaya başlar. Kilise yıkıntısıyla dere arasında, orada nöbet tutan askerin cepheden sıktığı karabina kurşunuyla vurulur. Ali Haydar yaralı halde henüz can vermemişken, mervanlar [Imam Hüseyin'in başıyla top oynayanlar için kullanılan yerel bir adlandırma. Çev.] arkadan yetişir. Henüz canlıdır. Ayağından çekip, babasının ölüsünün yanına sürükleyerek taşımak isterlerken, kurtlara özgü o sürükleyiş içinde çocuk can verir, soluktan kesilir artık:
Zênika'ya haber geldi, dediler ki:

-'Deşt'te gidenlerin hepsi öldürülmüş.'

Herkes davarını, eşyasını içerde bırakıp ormanlara saklandı. üç gün Rengul'e geldik. Rahmetli Polat, büyük ablam Nare ve Rayber'in kızı karşı öte yakaya geçmişlerdi . Er Mıstafaê Khalu, onları yanına almış Birmo dağına taraf gitmişlerdi. Biz de Rengul'de İş'in evinde bir yeraltı sığınağı vardı, orada saklandık. Yerimiz dar ve havasızdı. Uzunlamasına üç adım var, yoktu. Hüseyin'in annesi Melek Ana bize üç mum getirmiş. Telaş içinde sığınağın duvarını yumrukluyor: 

'Meneş Ana! Meneş Ana...! Üç süvari Rengul'ün karşısında Ağa'nın mezarından çıktılar. Öyle hızlı geliyorlar ki ya bizi kıracaklar, ya da o hızla geçip gidecekler. Eğer güç yetirebilirseniz üzerinize örtülü şalı devirip kaçın.'

Ev iki katlı, girişteki sekinin altına sığınak yapılmış ününe duvar örülmüş. Yandan çıkış için bırakılmış gedik üzerimize koca bir şal taşıyla kapatılmış. Taşı devirip yan yan gediğin dar aralığından süzülerek dışarı çıktık. Rengul deresinden Bende taraf koşmaya başladık. Oğlunu, kızını bırakanlarımızla canımızı kurtarmaya koşuyoruz. Rengul'ü bitirip Bênd deresine kavuştuk. Seydê Lıli arkamızdan seslendi:
'Ana....! Ana....! Kendinizi helak etmeyin, süvariler öldüreceğini öldürmüş; Salman Ağayı vurmuşlar, Bakır dağına doğru geçip gittiler .'

Rengul'den çok kimse var aramızda, Xaçeli'den tanıdığımız kimse yok. Biz orada Bênd deresinde bir süre kaldık, Salman Ağanın yarıcısı, Xıdê Xuni dedikleri adam çıkıp geldi. Xêycan Hatun göndermiş, demiş ki:

'Git araştır, hele Rayber'in ikinci karısı Meneş nerededir? Eğer yanıma gelirse, kendisi ve kızının günahı benim boynuma, ölürsek de, kalırsak ta birlikte...'

Xıdê Xuni'in bu haberine, Xaçeli'den Aliyê Mene şu cevabı verdi:

'Kirvem sen hangi yoldan geldinse, orada yoluna devam et. Meneş Hatun'un Borıc'da ne işi varsa onu oraya gönderelim, niye biz öldük mü, bizim içimizden alıp götürüyorsun, ölecekse bizimle ölsün, kanı bizden mi kırmızı?'

Bu sözler üzerine, Xıdê Xuni kalkıp geri gitti, Kasanê Çeqera (Sarı Yamaca) vardığında , Aliyê Mene dedi ki: 'Kalkın sizi bir yere götüreceğim.'

Önümüze düştü Boruç tarafından Kertê Saê'ye (Kara Geçide) Xaçelilerin yanına götürdü. O ormanda geceyi geçirip sabahladık, Ali dedi:

'Hatun! Siz burada kalın ben bizim köye bir göz atayım, hele köyü yakmışlar mı, harman tınazları yerinde duruyor mu, ne oldu? Bir bakayım!'

Meneş dedi:

'Ey Ali, biz açız. Kendini hele bir Sêypertag'a at, bize yiyecek bir şeyler getir, sonra Xaçeli'ye uğrarsın.'

Ali, Sêypertage gidip döndü ki ora köylüleri bize bir çuval arpa ekmeği, bir tulum ayran göndermişler onunla. Bir de keçi yavrusu kesmişler iyi taraflarından Meneş Hanıma Ali bu kez de Xaçeli köyüne gidip döndü: 'Meneş Hatun, dedi köyü henüz yakmamışlar, tınazlar da toplandığı yerde duruyor. Alay Kumandanı Cevdet, seninle kardeşlik tutan, senin ambarının kilidini sökmüş, beş kilo yağını almış, altı kilo da bal. Aldığı yağ ve balın parasını köyde kalan tek canlı Kör İsma'ya bırakmış, bir de Türkçe bir pusula yazıp bırakmış.'

Ali, o notu çıkarıp Meneş'e verdi ama kimse okumasını bilmiyor. Sonra kim tercüme ettiyse bilmiyorum, Kör İsmê'ye demiş ki bu evlerin sahibini görürsen, onlara dedik damları altına dönüp otursunlar, notta da bu yazılıyormuş. Bu haberi aldığımızda köyümüze geri döndük. Meneş'in eltisi Çaqe'de bizimle kalıyor. Aradan bir hafta geçti, İmamê Laçi haber getirdi:,

'Hatun! Deşt Alayından Çaqe'yi istiyorlar.'

Meneş dedi:
'Başka kimi istiyorlar?'

İmam yanıtladı:
'Sadece Çaqe'yi.'

O sıra köyümüzün muhtarı Sabır'dı. Muhtar ve İmam, Çake'yi Deşt alayına teslim ettiler. Çaqe'yi oradan Hozat'a götürdüler. Muhtar Deşt'ten döndüğünde Hatun dedi:

'Hey Sabır, Vêş'in kızı nerede?'

Sabır dedi:
'Onu sürgüne gönderdiler.'

Aradan bir ay geçti. Deşt Müdüründen haber geldi: 'Meneş buraya gelsin.'

Meneş Deşt'te gidip ailece kim varsa sürgüne gönderileceğimiz haberiyle döndü. Müdür diyormuş ki, 'Neyiniz varsa satın, devlet sizi sürgüne gönderecek.'

Meneş Tosê Celêbi ve Memê Muşia'ya haber edip ikisini de getirtti: Eşyalarını sayıp onları mülküne kefil tuttu, davarını da İmam'a teslim etti. Üç kuzuyu da kestirip yola yolluk için kavurma yaptık, göç yükümüzü hazırladık. O gece Abasanlar, eşkıyalar gibi eve daldı.
Ağdad'dan gelmişler, Zêynel'in karısı Cuware'de aralarında. Dediler ki:

'Sizin ne sucunuz, günahınız var ki sürgüne gidiyorsunuz. Biz Geme tarafında ormandayız gelin yanımızda durun.'

Evde ne var ne yok yüklenip ırmak (Munzur) kıyısına indik. Sultan o sıralar genç kızdı. Şafak vakti getirip başına bir poşu bağladılar Polat için. Ne yapıp ettilerse Sultan başına bağlanan poşu kabul etmedi. Gelinlik poşuyu üzerinden atıp dedi: 'Polat benim kardeşim, babamdır, ben onunla evlenemem.'

Pirimiz Sıleman dedi ki:

'Kızım, burada her aşiretten insan var. Mıstanlar, Beytular, Kırganlar, Khêwiler var, ayıptır. Bu poşuyu üzerinden atma. Ne zaman saklanacağımız köme ulaştık o zaman yine Polat'ı almayacaksan alma. Kimse seni istemediğine zorla vermez.'

Sultan (Cuware) sesini kesti, önce biz çocukları ırmağın karşı kıyısına taşıdılar. Kırganların dört kafilesini geçtik, Bava Köm'üne vardık. Açız, ekmek, katık yok. Orada bize getirip iki keçi kestiler. Bir but getirip kemiğinden ikiye böldüler Polat ve Cuwara için. Senin Sultan artık sesini çıkarmadı, Polat'ı sessizce kocalığa kabul etti, o hengame içinde.

Geride bıraktığımız köyümüzü, derili ekinlerimizi asker ateşe verdi ardımız sıra.

38 yıl sonra hükümet bizi bulmaktan umudu kesince, evimiz barkımızı yakıp yıktı. Ağustos ayı, harman zamanıydı, ekinler biçilip harman yerlerine taşınmıştı. Tüm tınaz yığınlarını evlerle birlikte yaktılar. Başaklar yangın içinde kavruldu, insanlar gidiyordu harman yerlerinde, tarlalarda kavrulmuş, kömürleşmiş başak, tohum taneleri arayıp buluyordu, bulduğumuzu rüzgara savurup eliyor, el değirmenlerinde öğütüyor, bulamaç yapıp açlığımızı gidermeye çalışıyorduk. Aç bilaç insanlar karın doyuracak için phırça [bu sözcüğü tanıyamadığım orijinal dildeki karşılığını korudum. Çev.] yiyordu. Orada [Baba Kömü'nde] bir ay kadar bekledik, sonra yüklenip köyümüz Xaçeliye döndük.

Süngüden kurtulmuştum ama sürgünlükten kurtulamadım!

Güz dönmüş, artık yere don atmıştı. Kış kapıya dayanmışken, Xaçeli'den toplandık Çorum'un Sungurlu ilçesine, Garba, garbistana [garb, eski Dersimliler için sadece batı değil, sürgün, sürgün yeri anlamıyla özdeş sayılır. Çev. ] sürüldük. Amcamgilleri, Baba Amcamın sağ kalmış çocukları İzmir'e sürgün edildiler. Çorum'un Alevileri bize çok yardım ettiler. Diyorlardı 'bunlar Seyit Rıza'nın silsilesidir.' Yiyecek ihtiyaçlarımızı karşılıyorlardı, bizi hiç perişan bırakmıyorlardı. Yıl geçti, köyümüzden kavurma, yağ, peynir gelmeye başladıktan sonra Sungurlu halkı bize yardımı kesti. Orada altı yıl kaldık, bize hep iyi davrandılar. Hükümet af çıkardı biz yeniden köyümüze döndük. 


http://www.forum-prinz.com/cgi-bin/forum.cgi?forum_name=1484&message_number=15&pid=LDY7/ulAZyI8M


 
  Bütün hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.