Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.
   
  SIMA XR AM! DERSİM ZAZA PLATFORMUNA HOŞ GELDİNİZ!
  Mirik Kayiplari
 
"

 



Av. Hüseyin Aygün




Ergenekon Savcıları Tunceli'deki "Mirik" Kayıplarını da Bulacak mı?


Ergenekon Savcıları Tunceli'deki "Mirik" Kayıplarını da Bulacak mı?



Hukukçu Hüseyin Aygün, Ankara ve Hatay'da silah bulmak için kazı yaptıran savcılara seslendi: "Tunceli'deki Mirik Kayıplarının toplu mezarları nerede?"

BİA Haber Merkezi - Tunceli

13 Ocak 2009, Salı

 

 

Tunceli ve çevresinde geçmişte işlenen insan hakları ihlallerini araştıran hukukçu Hüseyin Aygün, Ergenekon soruşturması kapsamında bir çok yerde girişilen kazıların, "Mirik ve Dersim kayıplarının toplu mezarlarının ortaya çıkarılması için Dersim toprakları"nda da yapılmasını istedi.

Daha önce bu kayıpları gündeme getiren Aygün, yetkilileri, 23-24 Eylül 1994 tarihinde Tunceli Gökçek Köyü Mirik mezrası civarında gerçekleşen askeri operasyon ve çatışma sırasında Işık ve Serin Aileleri'nin kaybolan yedi mensubunu bulmaya çağırdı.

"Yetkilileri Mirik ve Dersim kayıplarının toplu mezarlarının ortaya çıkarılması için Dersim topraklarını kazmaya davet ediyoruz."

"Mirik Kayıpları sayısız kayıptan sadece bir kaçı"

Ankara ve Hatay gibi şehirlerde yapılan kazılarda çok sayıda silah ve mühimmat çıkarıldığını, "kontrgerillanın silahlarının karanlık örgüt olarak ilk kez ortaya çıktığını" açıklayan Aygün, "Bu ülkede binlerce insan yıllardan beri 'kayıp' durumdadır ve cesetlerine ulaşılamıyor. Gözü yaşlı aileler çocuklarının yattığı yeri bilmiyor" dedi.

Operasyon sonrasında Gökçek Köyü'ne giden köylülerin, evler, ağaçlar, tarlaların bombalandığını ve köyün yakıldığına tanık olduklarını, köyde yaşayan Hıdır, Hatun, Yeter, Elif Işık ve Düzali, Güllüzar ve 3 yaşında bir bebek olan Dilek Serin'den ise bir daha haber alınamadığını savunan Aygün, "Sadece devlet 15 yıl sonra ailelerine sembolik bir tazminat ödemeyi kabul etti. Mirik olayı, Savcılık, Jandarma ve Emniyetin tozlu dosyalarında 'faili meçhul olay' olarak kaldı; "hiçbir ilerleme sağlanamadı" diye ekledi.

"Zamanaşımı ve af söz konusu olamaz"

Zorla kaybetmenin insanlığa karşı bir suç olduğunu, sadece buna maruz kalanların değil, ailelerinin de ağır ıstıraplar çekmelerine yol açtığını belirten Aygün, bunun, "insan kişiliğinin saygınlığını, kişi özgürlüğü ve güvenliğini, işkenceye karşı korunma hakkını" ihlal eden, yaşama hakkına karşı da ağır bir suç oluşturduğunu ifade etti.

"Hiçbir devlet kişileri zorla kayıp edemez, buna izin veremez ve hoşgörü gösteremez. Her devlet kendi toprakları üzerindeki kayıp etme fiillerini önlemek ve sona erdirmek için gerekli kanuni, idari, yargısal ve etkili diğer tedbirleri almak zorunda" diyen Aygün, bu fiil aydınlatılmadıkça 'devam eden bir suç' olarak kabul edilmesi, bu fiillerde zamanaşımının durması; faillerinin 'af' veya benzeri bir tedbirden yararlanmaması gerektiğini vurguladı.

TCK'da "zorla kaybetme" yok

Türkiye'deki zorla kayıp etme fiillerinin diğer ülkelerden farkının "kayıp edilen kişilerin sonlarının hiçbir zaman bilinmemesi" olduğunu kaydeden Aygün, buna karşın Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) "zorla kayıp etme" fiilinin hala bir "suç" olarak görülmediğini bildirdi.

"Türkiye, özellikle '90'lı yıllarda meydana gelen binlerce kayıp fiilini aydınlatamamıştır. Bugüne kadar yargı önüne çıkarılmış tek bir kamu görevlisi yok. Dersim'de 1994 yılında 16 köylü kaybedildi. Bu kişileri devletin içindeki Kontrgerilla örgütünün kaybettiğinden kuşku duymuyoruz. Azizi Nesin'in deyişiyle eğer bir suçun faili bulunamamışsa orada fail artık devlettir." (HA/EÖ)


http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/111903/ergenekon-savcilari-tuncelideki-mirik-kayiplarini-da-bulacak-mi?from=rss

 

----------------------------------


Mirik'in Solmayan Fotoğrafları


 



Mirik'te 12 önce gerçekleşen zorla kayıp etme suçunun failleri er veya geç yargılanacaklar. 3 yaşındaki çocuğa kıyan ve yaşama hakkını ihlal edenler mutlaka yargı önünde hesap verecekler. Mirik'te "devam eden insanlık suçu" bunu zorunlu kılıyor.


BİA Haber Merkezi
02/08/2006    Hüseyin AYGÜN

BİA (Tunceli) - 23-24 Eylül 1994 tarihinde Tunceli merkeze bağlı Gökçek köyü Mirik mezrası civarında gerçekleşen askeri operasyonlar ve silahlı çatışmalar sırasında bu mezrada kalmış son iki aile olan Işık ve Serin ailelerinin 7 mensubundan bir daha haber alınamaz. 23-24 Eylül'de başlayan operasyonlar sırasında köye giriş-çıkışlar yasaklanır; başta köy muhtarı olmak üzere köylülerin köye girişlerine izin verilmez.

Operasyon sonrasında köye giden köylüler, evler, ağaçlar, tarlaların bombalandığını ve köyün yakıldığını görürler. Köyde yaşamakta olan Hıdır, Hatun, Yeter, Elif Işık ve Düzali, Güllüzar ve 3 yaşında bir bebek olan Dilek Serin'e ait hiçbir iz göremezler. Köyden sorumlu olan Gökçek Jandarma Karakolu, köylülere "onları biz de görmedik" cevabını verir.

Olay tarihinde asker olan ve olaydan bir-iki gün sonra Tunceli'ye dönen Işık ailesinin büyük oğlu Ali, kendisine yapılan tüm uyarılara rağmen Mirik'e yakınlarını aramaya gider.

Olay tarihinde Tunceli merkezde okula gittiği için tesadüfen kurtulan Işık ailesinin öteki oğlu Süleyman, yakınlarından haber alamaması üzerine 30 Eylül 1994 günü TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığı'na dilekçe verir ve "yakınları hakkında araştırma yapılarak onların ölü veya sağ olup olmadıkları" hakkında bilgi verilmesini ister.

Süleyman, köye giden abisi Ali'den haber alınamaması üzerine 7 Ekim 1994 günü Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı'na dilekçe verir. Bu dilekçede özetle "ailesinin ve köye giden abisinin akibetini" sorar. Cumhuriyet savcısı, dilekçeyi işleme koyar; ne var ki yeterli bir inceleme yapmaz; olay yeri Mirik'e gitme gereği duymaz.

8 Ekim 1994 günü Ali Işık'ın cesedi, bir çoban tarafından köy yakınında bulunur. Ali'nin vücudu çıplaktır; başı ezilmiştir; sonradan kesinleşen Adli Tıp Raporu'ndaki duygusuz cümlelere göre "ateşli silah yaralaması" sonucu ölmüştür. Ali'nin cesedinin çoban tarafından bulunduğu yerin önemli bir özelliği ise, Gökçek Karakolu'nun hemen altında ve karakolun görüş mesafesi içinde oluşudur.

Köylülerin kendi çabalarıyla cesedi bulmalarından sonra Savcılık olaya el koyar; Süleyman Işık ve Kamer Serin'in ifadelerini alır. Savcı, iki buçuk ayı ancak bulan incelemesi sonunda "zorla kayıp etme" ve "adam öldürme" filleri hakkında bir sonuca ulaşamaz; 5 Aralık 1994 günü "faili meçhul eylem ve cinayet" değerlendirmesiyle dosyayı DGM'ye gönderir. DGM, örgüt mensuplarının işlediği suçlara bakmaktadır.

Bu arada incelemesini bitiren diğer bir kurum da TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu'dur. Dönemin Komisyon Başkanı Sabri Yavuz tarafından 27 Aralık 1994 günü Süleyman Işık'a gönderilen mektupta "kayıp kişiler hakkında herhangi bir bulgunun elde edilemediği... Kutuderesi operasyonunda ağır kayıplar veren örgütün bu iki hane efradını rehin aldıkları ya da ihbar ettikleri düşüncesiyle yanlarında götürdüklerinin değerlendirildiği" bildirilir.

Bu tarihten itibaren Mirik olayı, Savcılık, Jandarma ve Emniyetin tozlu dosyalarında "faili meçhul olay" olarak kalır; hiçbir ilerleme sağlanamaz; araştırma fiilen durur.

Tunceli'de OHAL kaldırılır. Çatışma ve terör ortamı kısmen sona erer. Süleyman Işık ve Kamer Serin, bölgedeki benzer olayların bir parça tartışılmasından güç alarak, 2003 yılında Bolu Komando Tugayı askerlerinin olaydaki sorumluluğunun araştırılması için yeni bir dilekçe verirler. Ancak bu dilekçenin akibeti de 1994'teki gibi olur. Rutin Savcılık işlemleri; "faili meçhul olay" değerlendirmeleri ve bitmek bilmeyen yazışmalardan sonuca ulaşamazlar.

10 yıldan sonra hiçbir sonuca ulaşamayan mağdurlar kaçınılmaz olarak AİHM'e başvururlar. AİHM'e başvuru sonrası özellikle Kulp-Alacaköy'de kaybolanların cesetlerinin tesadüfen bulunmasından hareketle Genelkurmay Başkanı'na bir mektup yazarlar. Olayın aydınlatılması için devreye girmelerini ve çözüm için işbirliğine hazır olduklarını bildirirler. Ne var ki, Aralık 2004'te gönderdikleri bu mektuba bir cevap alamazlar. Mektubun basında genişçe yer alması Tunceli Savcısını harekete geçirir; 11 yıl sonra köyde keşif yapılır; ancak aradan geçen uzun zamandan sonra kayıp kişilerden hiçbir iz kalmamıştır. Böylece Mirik olayı bir kere daha kördüğüm olur.

Mirik'teki felaketten sadece iki yıl önce Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu toplanır; "insan soyunun devredilemez hakları bulunduğuna" dikkat çeker; "bir çok ülkede kayıp olaylarının doğrudan hükümetin görevlileri, hükümet namına çalışan görevliler veya hükümetin doğrudan veya dolaylı desteği, rızası veya onayı ile hareket eden organize grupların veya şahısların işi olduğuna" vurgu yaparak "Herkesin Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Korunmasına Dair Bildiri"yi kabul ettiğini açıklar.

Bildiriye göre; zorla kayıp edilme fiili insanlığa karşı bir suçtur. Bir insanlık suçu, insan haklarını ağır ve vahim şekilde ihlal eden bir eylem olarak cezalandırılır; zorla kayıp etme fiili, sadece buna maruz kalan kişilerin değil, ailelerinin de ağır ıstıraplar çekmelerine yol açar; bu fiil, insan kişiliğinin saygınlığını, kişi özgürlüğü ve güvenliğini, işkenceye karşı korunma hakkını ihlal eder; bu fiil, yaşama hakkına karşı da ağır bir tehlike ve ihlal oluşturur. Hiçbir devlet kişileri zorla kayıp edemez, buna izin veremez ve hoşörü gösteremez. Her devlet kendi toprakları üzerindeki kayıp etme fiillerini önlemek ve sona erdirmek için gerekli kanuni, idari, yargısal ve etkili diğer tedbirleri alır. Bütün zorla kayıp edilme fiilleri ülkelerin ceza kanunlarıyla ağır şekilde cezalandırılır. Kayıp fiilini gerçekleştiren görevlilerin görevden alınması gerekir. Zorla kayıp etme fiili aydınlatılmadıkça "devam eden bir suç" olarak kabul edilir; zorla kayıp etme fiillerinde "zamanaşımı" durur. Zorla kayıp suçunun failleri "af" veya benzeri bir tedbirden yararlanamazlar.

Türkiye'deki zorla kayıp etme fiillerinin diğer ülkelerden önemli bir farkı, kayıp edilen kişilerin akibetlerinin hiçbir zaman bilinmemesi ve mağdurların yıllar sonra da olsa serbest bırakılmamasıdır. Bu sebeple, Türkiye'deki zorla kayıp edilmiş kişilerin öldüğüne kesin gözüyle bakılıyor. Ancak buna rağmen Türk Ceza Kanunu'nda zorla kayıp etme fiili hala bir "suç" değildir.

Türkiye, özellikle '90'lı yıllarda meydana gelen binlerce kayıp fiilini aydınlatamamıştır. "Hükümetin görevlileri veya hükümetin onayı ve izni ile hareket eden kişi veya gruplar"dan hesap sorulamamıştır. Bugüne kadar yargı önüne çıkarılmış tek bir kamu görevlisi yoktur. Bölgede meydana gelen kayıp fiillerinde adı sıkça geçen askeri yetkililer soruşturulmak bir yana, adeta "yargı muafiyeti"ne sahip olmuştur. "Kayıplar Kurultayı" gibi uluslararası organizasyonlar dahi polis gölgesinde yapılmaktadır.

İnsanlığa karşı bir suç olan "zorla kayıp etme" fiilleri zamanaşımına uğramazlar. Bu, suçun işlenmesinden çok uzun bir zaman sonra bile bu suçu işleyenlere karşı hukuksal kovuşturma yapılabileceği anlamına gelir. Zamanaşımına uğramazlık ilkesi en ağır ve yargılanması güç olan suçların cezasız kalmasının önüne geçilmesini sağlar.

Mirik'te 12 önce gerçekleşen zorla kayıp etme suçunun failleri de er veya geç yargılanacaklardır. 3 yaşındaki çocuğa kıyan ve yaşama hakkını ihlal edenler mutlaka yargı önünde hesap vereceklerdir. Mirik'te gerçekleşen ve "devam eden insanlık suçu" bunu zorunlu hale getiriyor. Uluslararası hukuk ve Mirik'te kayıp edilen mağdurlardan kalan "solmayan fotoğraflar" buna inanmamızı sağlıyor.(HA/EÖ)

 


 
  http://eski.bianet.org/2006/08/02/83146.htm



 

-------------------------------------------

HÜSEYİN AYGÜN yazdı


 

 "Arıcı"nın Ölümü

 

"Arıcı"nın Ölümü





27 Eylül'de Tunceli'de iki “arıcı” Bülent Karataş ve Rıza Çiçek askerlerin güpegündüz açtığı ateş ile vuruldular. Karataş öldü, Çiçek komada.

 
Tunceli - BİA Haber Merkezi
01 Ekim 2007, Pazartesi
 
 
 
 

Tunceli (Dersim) son birkaç haftadır 1994 dönemini hatırlatan uygulamalara sahne oluyor. Önce Ali Yıldırım isimli bir köylü Çemişgezek’e bağlı Toratlı (Teke) köyünden evinden alındı.

Ali Yıldırım öldü... 

Aradan iki hafta geçti. Bir sabah köyü ilçeye bağlayan yol üzerinde kurşunlanmış cesedi bulundu. Daha sonra PKK kendi sitesinde bir açıklama yaptı ve “JİTEM elemanı ve halk düşmanı” olarak damgaladığı Ali Yıldırım’ın “cezalandırıldığını” duyurdu.

Bir süre evvel henüz küçük yaştaki çocuklarına ekmek getirmek için Irak cehennemine çalışmaya giden ve evveliyatında ise “örgüte yardım yataklıktan” cezaevinde yatmış olan Ali Yıldırım’ın ölümü basında nedense pek ilgi yaratmadı.

Bölgedeki korku ve baskı karışımı ortamın da bir sonucu olarak açık bir “yargısız infaz” tartışılamadı bile.

Rıza Çiçek'in mücadelesi

Daha sonra ise 27 Eylül 2007 günü Hozat Boydaş (Samoşi) köyü yakınlarında iki “arıcı” Bülent Karataş ve Rıza Çiçek askerlerin güpegündüz açtığı ateş ile vuruldular. Birkaç saat içinde Bülent ne yazık ki hayata gözlerini yumdu. Geride iki küçük yavru ve gözü yaşlı eş, anne ve baba bıraktı. Rıza Çiçek ise Elazığ Hastanesinde şu tarih itibarıyla (28 Eylül gece saat 20:00 de bu yazıyı yazıyorum) hayatta kalma mücadelesi içinde.

28 Eylül günü olayla ilgili ne savcıya ne de diğer yetkililere ulaşmak mümkün olmadı. Görüşemediğimiz savcılar telefonlarımıza bakmaya zahmet bile etmediler. Korkumuz oydu ki bu iki arıcı “terörist” ilan edilsinler! Korkulan olmakta gecikmedi: Her iki köylü örgüt suçlusuna dönüştüler! Yayınlanan haber aynen şöyle: “Tunceli ili Hozat ilçesi dağlık arazi kesiminde, güvenlik güçlerince yapılan arama ve tarama faaliyeti esnasında, iki terör örgütü mensubu ile karşılaşılmıştır. Güvenlik güçlerinin 'Teslim ol' çağrısı üzerine kaçmaya çalışan teröristlere, önce uyarı ateşi açılmış, daha sonra kaçmaya devam etmeleri üzerine açılan ateş sonucu, biri sağ olmak üzere iki terörist etkisiz hale getirilmiştir.” (www.tsk.mil.tr 27.09.2007, saat 12:35)

Halbuki olayda ölen ve yaralananlar ilçede herkesin tanıdığı insanlar. Bir tanesi olan Rıza Çiçek benim müvekkilim ve davasını takip etmekteyim. (Yakın tarihli  bir vekaletnamesi dosyamda) Hal böyleyken nasıl olur da bu tür açıklama yapılır? Ölenler insan İNSAN!  Aklım, mantığım ve duygu dünyam alt-üst halde! Ne diyeyim Allah akıl, fikir ve vicdan versin!

Burada konu Rıza Çiçek’ten açılmışken tarihi trajedilerle dolu ailesinden bahsetmeden geçmeyeyim. Önce babasını anlatayım: Hasan Çiçek 57 yaşında iken Hozat Boydaş köyünden 1994 ekiminde gözaltına alındı ve o kapkara günden bu yana “kayıp”. 1994’te hala aydınlatılamayan “Tunceli kayıpları” dizisi içinde adı geçiyor. Olaydan sorumluluğu olanlar tam 13 yıldır Hasan Çiçek’in akibeti hakkında hiçbir açıklama yapmadı.

Rıza Çiçek’in en küçük kardeşi Hayri ise 2002’de Hozat ilçe merkezinde askeriyeye ait bir bombayı oyuncak sanarak oynadı ve patlamakta gecikmeyen bomba onu sakat bıraktı. İşte böyle bir acılı ailenin üyesi olan Rıza şimdi birden “terörist” oldu! Eğer hayatta kalma mücadelesini kazanırsa bu defa masumiyetini kanıtlama mücadelesine girişecek ve eminim onu da kazanacak.

Yıldırım, Karataş ve Çiçek'in yaşam hakkı ihlal edildi

Kim demiş şu an hatırlayamıyorum ama ne doğru söylemiş: “Savaş olursa ilk vurulan gerçek olur”. Gerçekten de öyle oldu, “gerçek” vuruldu. Yalan, internet sitelerine, resmi haberlerin kupkuru cümlelerine akıyor; her tarafa kapkara damgasını vuruyor.

Bölgede uzun bir zamandır süren savaş ve çatışma ortamı “masum” insanların "kurban" olmasına yol açıyor. Bugünlerde herkesin üzerinde konuştuğu Anayasanın 17. maddesi “herkes yaşama hakkına sahiptir” diyor. Bu ilke Tunceli’de geçerli mi? Ali Yıldırım, Bülent Karataş ve Rıza Çiçek'in yaşama hakları neden ihlal edildi? (HA/NZ)



http://bianet.org/bianet/toplum/102065-aricinin-olumu 





 

 
  Bütün hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.