Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.
   
  SIMA XR AM! DERSİM ZAZA PLATFORMUNA HOŞ GELDİNİZ!
  Dersim KIRIMI
 
"


“Dersim Kırımı” Tanığıyım -I-


Bebe yaşında, kendimi “kırım” içinde buldum. Çocukluk anılarımı hep korku acı, kaçış süsler: Boğa, jandarma, asker, tüfek, süngü, dipçik, işkence, kan, ölüm bunların başlıcaları .Yaşamım boyunca hiçbir zaman kim kime,  neden zülüm ediyor niçin yargısız öldürüyor, devlet niçin bu işleri yapıyor anlayamadım..

 

1938 yazı,  “Ağa Yaylası”ında akranlarımla saklambaç oynarken gölgesine sığındığım bir boğa, beni boynuzladığı gibi bir kavak boyu ileriye fırlatmıştı. Dedem Süleyman Ağa yaralarımı kızgın demirle dağlamış, üstüne yanık çaput külünü bastığında kendime gelmiştim.

 

Yaralarımın acısı içinde kıvrandığım ikinci günün fecrinde yaylayı jandarmalar bastı. “Paşadan “yasak” gelmiş”  dediler. Ben, bu “yasak”la sarı boğadan uzaklaşacağıma sevinmiştim. O gün  jandarma zoru ile tüm yaylalar boşaltıldı, köye döndük, babam yoktu.. Ancak babamın asker olunca gönderdiği resmi misafir odasının duvarına yapıştırılmıştı. Babamı her özlediğimde bu odaya koşar, boyum yetmediği için bir kürsü üstüne çıkar,  o resme saatlerce bakardım: Ayağında potin, üzerinde boz bir elbise, omzunda kasaturalı tüfek, ayak topukları bitişik öyle dik duruyordu. Ben “şal- sapıktan” sonra bu acayip girimli duruşu babama yakıştırmıyor, yinede dakikalarca aynı duruşu taklide çabalıyordum.

 

Köye gelişimizin ertesi günü evimizin etrafını askerler sardı. Hepsi tüfekli kasaturalı, babamla aynı elbiseliydi. İçlerinden bir kaçı bizim bostana girdi,  babam askere alınmadan ektiklerini bitkisiyle söktü üstündeki salatalıkları yediler.  Ben “babam gelse bunlara ne yapmaz? “ diye düşünürken amcamın sessizliğini, büyük küçük tüm köylünün bizim evin yanına toplanmasına bir mana veremiyordum.

 

Balık ve Gemik  mezreleri gelmişti. Melkis’liler, on-on beş yaş erkek çocukları dağa gizleme telaşı ile gecikmişti. . Dimili konuşan bazı erler; “sizi öldürecekler kaçın” demişti. Gelen köylüler gruplar halinde sızlanıyordu, muhtar köyün ileri gelenlerin kararını yarım Türkçe’siyle komutana: “Bizim şimdiye dek devlete karşı işlediğimiz bir suçumuz yok. Silah istediler verdik. Hayvan başı “kamçur”  veriyoruz, yol vergisi için gidip günlerce çalışıyoruz. İdareye karşı gelmedik gelmeyiz de, suçsuz ve günahsızız (...)” gibisinden yakarıyordu...

 

Biriken köylüleri bir komutla bizim evin yanındaki küçük vadiye topladılar. Sağ, sol ve üst yanda birer birlik konuşlandırılmıştı. Görünür yerde 4-5 dar ağacı kuruldu. Dar ağaçların ilkine  muhtarı, diğerine  birer köylüyü ayaklarından astılar..İşkence başlamıştı..

 

Çıplak ayak ve bedenlere darbeler indikçe fışkıran kanlarla birlikte mahşeri kalabalığın çığlıkları yürekleri paralıyor, uğultu arşa yükseliyordu. Birbirine sarılan, bayılan, ayılan  “sin-şivan”, ölüm ağıtları ile ortalık “ana baba” günü oldu. Korkumdan annemin eteğine “anne” diye sarıldığımı  anımsıyorum…Uyandığımda bir kaya parçasının altında yalnızdım.. .

 

Sözde “af” gelmiş. O günden sonra “Ağa soyu (ardılı) biz 3-4 aile yıllarca dağlarda yılan, çıyanla, aç, perişan,  yaşamı paylaştık…   

 

                                               ***                                                                                                      

 

“Bakan Şükrü Kaya’nın “ Dersim’in ıslahı”  iki aşamalıdır:

 

Birinci yıl silahlar toplanacak. “Silah toplanması için çağrı yapılacak,  silahını teslim edenlere her hangi bir yaptırım uygulanmayacaktı (...)”. 

 

Devletin batı illerine sürülmesini istediği 347 aileden Civarikli Ağayla ilgili; “ Civarikli Süleyman ağa oğulları Bertal, Ali, Hasan, Süleymen Ağa’nın kardeşleri Bertal Efendi, Hüseyin, Hasan, Süleyman ve Ali Ağalar Malkara’ya sürülecek” hükmü var. Genel Vali Cemal Bardakçı  Dersim’i gezer,  Civarik’e gelir   Ağa ve kardeşlerini Malkar’a Sürgününe  ikna eder, öyle döner.. . 

 

Hükümet istemine uyan bu yöre halkı silahlarını teslim edince Aptullah Paşa 40 atlı ile Nazimiye’ye gelir, halka teşekkür eder ve halktan istemlerini sorar:

 

Kasaba eşrafı, halk adına Paşa’nın karşısına rüştiye mezunu olan ve çok iyi türkçe konuşan cesur, gözü pek bir kişi bildiği Bertal Efendiyi çıkarır.  Efendi; kaymakama jandarma ve tahsildarın halk üzerindeki baskısından yakınır (...) ve “devlet babamız bize bir keçi yavrusu kadar değer vermiyor… Devletten hukuk, adalet, fakirliğe çare,   okul yol istiyoruz,  devlet karakol- kışla yapıyor, yol vergisi için halkı aylarca başka işlerde çalıştırıyor...”  Bu sözler paşanın hoşuna gitmez, onu göz hapsine alır,  “ayrılma, seninle sürgünü konuşalım” diye de Nazimiye’de kalmasını sağlar.

 

Aynı gün Ağa ve kardeşlerini almak için Civarik’e bir birlik gönderir. Köye varan birlik, Süleyman Ağa’ya,  sürgün emrini bildirir. Ağa bu aceleliği  “Kerbele tuzağına” yorar ret eder.  Sonra Efendi’nin, oğlu Ali’ye yazdığı “toparlanın gelin ben sizi Nazimiye’de karşılarım” talimatına uyulur. Aile altı kardeşten mevcut:

 

“Süleyman Tanrıverdi (Ağa 75), eşi Fatoş (70). Çocukları; Dursun (22), Şükrü (18), Medine(14), Ali, Zarife (12), Baki (10), Süleyman (8), Gelin Fadime, Güllü. Torun; Emine (14), Zarife (10), Hatice (8), Sakine (4)   Veli Akbayır (73),  eşi Fatma, oğlu Süleyman, Mehmet, gelin Elif (8 aylık hamile) ve kardeşi Memo (15).  Ahmet Akbayır (72)  eşi Fadime. Çocukları; Mustafa (18), Hasan(16), Kaya (10) Mehmet..  Bertal Yurtsever,  eşi Fatma,  çocukları Ali (38) Şükrü, Kazım, Aziz, Hatice, Fatma. Gelin Hatice, torun, Hasan (18), Şevket (10), İbrahim (8), Yusuf (6), Süleyman (4),  Fato (3),  Muxlise (2), Hatice (1). Hüseyin Yurtsever (58), eşi Güllü, çocukları Hıdır, Gule (22), Xelal (20)  Sewe (18),  Medine (16) ve Alibinat (15).

 

O gece yarısı yola çıkarılır.  Ramazan köyü altındaki derede bunları Nazimiye’den gelen takviye birliği karşılar. Hemen o derede “sürgün” diye yola çıkarılan bu 25 çocuk, 12 kadın ve 14 erkek birbirine bağlanır. Silah sesi duyulmasın diye, takviye birliğin getirdiği gaz üstlerine dökülerek hunharca katledilirler...

 

Aynı sabah bir subay, birkaç erle; “köyünüze gidelim” diye,  Bertal Efendi’yi (Tanrıverdi) yola çıkarır ve Nazimiye çıkışında öldürülür.

 

Gezi yasağı olduğu için, birkaç Ramazanlı dışında kimsenin bu insanlık dışı katliamdan haberi olmamıştır. Civarik’liler de, altı ölü verdiği aynı acılı günde bu katliam vahşetinden bihaber...


Bu olay sözü edilen “Dersim Kırımının” bir ucudur, ama tümünü kapsar Bundan sonradır ki birçok Dersim’li çaresizlik içinde dağlara sığınır.

“Dersim İsyanı”  yaklaşımı, bulunç (vicdan) dışı bir yakıştırmadır. Silahlarını teslim etmeyen ve kurtulan Haydaran Aşiret reisi Xıdé Alé İsme, bu katliam karşısında: “İşte devletin sözüne güvenenlerin, silahını teslim edenlerin akıbetini görüyorsunuz. Ben kalleşçe öldürülme yerine dağda  savunmayı yeğledim.. Güvenilir bir yönetime silahım yönelmez” diye devletin, Dersim halkına verilen sözünü tutma dürüstlüğünü göstermediğini haykırır.

 

Devletin, vatandaşa yapılan bu vahşetlere “taraflı” yaklaşımı, inkârı ya da yasaklarla geçiştirmesi;  bu yaptırımları açıktan desteklediğinin bir kanıtı oluyor. Devletin dün yapamadığını bu gün kamu vicdanı “özür” dileyerek yapmaya çalışıyor…

 

Cumhuriyetin, “Türk-İslam” öncelikli ırkçı yasalarının, keyfi uygulamalarıyla oluşturduğu “gladio”, yarattığı  ” Frankenstein” la başı dertte olan devlet, cumhuriyet örtüsü altında devasallaştırdığı  “Ergenekon”la başa çıkamıyor.

 

13.02.2009


________________________________

Kırımı Sonrası Dersim -II-


Genel Vali Cemel Bardakçı’nın bir raporunda belirttiği gibi, “Dersim 400-500 yıldan beri devlet otoritesinden yoksun”  Dersim halkının kendi kendini yönetmesi, korunma gereksimi için silahlanması kaçınılmaz olmuştur. Dersim’li kendi topluluğu (aşireti)  için ön gördüğü hak hukuku başka bir topluluğa de tanımayı temel kural bilen bir kültür geleneğine sahiptir. Başına bele olan aşırı “özgürlükçü” oluşu da bundandır. Her yanlış yönetilmenin, ekonomik, ırk, inanç bütün sorunların potansiyel suçlusu,  Anadolu da ateşin ilk düştüğü yer, içten içe kanatılan acıların, kahrın adresi  “Dersim” oluyor. …

 

Dersim 38 ardından uygulanan asimile politikasına yine Dersimde başlanır; ana dilini yasaklama, soy ve inancını inkar, insan ve yer adlarını değiştirme, yerel örf adet geleneklerini men,  her türlü yolla ezme, sindirme yargısız infaz vs. şeklinde oluşturulan travma da tüm kültür edinimlerin toplumsal hafızadan silinme amaçlı.   

 

Devletin, "silahını teslim edene dokunulmayacak" sözünü verip silahını teslim edenlerin öldürmesi, "sürgün" diye yola çıkarılanları yolda devlet güçlerince katledilmesi, Dersim halkının devletine olan güveni sarsmakla kalmamış can derdine düşen, sığınacak yer, tutunacak dal arıyan halkın;  “doğruyu-eğriden” ayırtması yanında   “devlet, cumhuriyet, devlet Malı” algılamasını da zora sokmuştu.  Dersim 38 vahşeti ile jandarmaya, Dersim halkına daha fazla baskı kolaylığı sağlanmıştı.

 

38 den sonra köye gelen Jandarma, köylüye akla gelmeyen,  insanın haysiyet ve onurunu ile bağdaşmayan yaptırımlarda bulunuyordu. Jandarmaya itiraz, karşı çıkma;  “isyan”dı, bu jandarma için köylüyü süründürmenin iyi bir nedeni oluyordu. Jandarma köy muhtarına varmadan erkeklerin onları karşılaması rutin haline getirilmişti. Böylece ev ev gezmeden içlerinden istediklerini seçer karakola götür;  yol,  kışla yapımlarında veya karakol işinde ücretsiz çalıştırır veya istediği kişinin katırını elinden alır, biner, sahibini arkasında yürütür,  istediği köye ve karakol dönüşünü sağlardı. Estirilen bu terör karşısında, köye jandarmanın geldiğini duyan erkeklerin etrafa sıvışmalarını acıyla anımsıyorum.

 

Bir gün köy muhtarı Memed-ı İviş’in evine üç jandarma gelmişti. Amcam “Memé Esku”  bir kaç yaşlı adamla birlikte yanlarına gitti.  Bir sure sonra amcam; ustu başı dağınık, saçı sakalı birbirine karışmış, sırtındaki hırkası parçalanmış perişan bir halde eve döndü. Telaşlanan ev halkına bir şey demeden sızlanıyordu. Neden sonra öğrendik ki;  Jandarma  amcamın giydiği hırka üzerinde ki bir küçük yamaya; “ bu devlet malı bunu nerden çaldın cezası idamdır ” diye  el koymuş ve yaşlı adamı iyice hırpalamış, perişan etmişti..

 

Jandarma şikâyet edilmez, edilirse sonuç alınmazdı. Neyse ki muhtar araya girmiş;  “devlet malı” karşılığı “idam cezasını”  bir kuzuya indirdiği duyulunca,  sıkıntıya giren ev halkı rahat bir nefes aldı.  

 

Bu olaydan sonra biz çocuklara (top) oynama yasaklandı. Nedeni, biz topumuzu yerlerde topladığımız çor-çöp, eskimiş bez (çaputtan)  yapıyorduk. “Top” içinde bu askeri yamalardan olabilir, bekli de vardı. Büyüklerimiz biz çocuk-gençlere : "El ile fırlattığınız,  ayakla teptiğiniz (top)un içinden  “Devlet Malı” çaputu Jandarma bulur, “devlet malı ile oynanıyor, devlet malı tepiliyor,  tekmeleniyor”  diye Ankara’ya haber salar,  Avdıle (Aptullah)  Paşa geri döner, geride kalan “kör topalımızı ” da kökten temizlerse halimiz nice olur çocuklar” deniliyordu. Ayrıca inancımızda ki “Pir-Rehber kermesi” (fetvası); “Top haram” bir nesne,  Hasan Hüseyin’in başını kesip tepen, tekmeleyen, onunla oynayan "icadı Yezit” oluğunu anımsattılar. Azakpert’ten getirdiğim ve çok sevdiğim benekli  topumdan olmam yüreğimi yakmış, uzun bir süre rüyalarımla yetinmiştim..

 

Bundan sonra yerde gördüğüm her bez parçası, bana hep amcamım o perişan halini anımsattı ve uzun sure yamalık bir bez parçasının  “devlet malı” olacağı korku saplantısını bir türlü üzerimden atamadım.

 

 

                                        ***

Evimiz iki katlıydı. Alt katta hayvanlarımız, üst katta biz barınırdık.  Eve girişteki holün sağ yanından büyük baş, sol yanından küçükbaş hayvan barınaklarına girilirdi. Üst kata çıkışta ki holün sağında misafir odası, solunda kiler ve ocak yeri vardı.  Binanın arka cephesi komple “merek” denen samanlıktı. Dışta binanın üst arkasına harman konumlandırılmış. Hasat zamanı bu harmanda, ekinden “düven”le ayrılan sap saman düzayak bu samanlığa rahatça küreklenirdi.

 

Bütün evlerin duvarları taştandı. Durumu iyi olanlar kesme taş yapmıştı. Evlerin birbirine benzemesi çocuk merakıma neden olmuştu. Anneme;  “Bu evleri kim yapıyor”  soruma, annem önce bir iç geçirir ardında “Ermeni ustalar yapmış “ diyordu.  “Ermeniler kim deyince de   “ Onlarda Allah kulu “ derdi.

 

Dersim “milattı”

 

“Ben ne zaman doğdum”  soruma annem;  “Ez çé zonen buko” (Ben ne bileyim oğul) diye başlar,  “kırımda 3-4 yıl önceydi, kucaktaydın, imam orucuydu,  karlar erimeye başlamıştı..  Ermeni usta bu evi yaptığı yıl ağabeyin Şükrü doğdu”...  Gel de çık çıkabilirsen işin içinden,  neyse ki Ermeni usta evin girişinde ki bir duvar taşına  “tarihini” kazımıştı. Her olay “kırımdan önce, kırımdan sonra” ile başlıyordu.

 

Yöre açlık ve sefalet içindeydi.  Civarik’te okul yoktu.  Babamın benim için “bu çocuğu okutun” vasiyeti üzere Azakpert’  (Adaklı) daki halam beni yanına almıştı.

 

                                  ***

 

          İzi var Ermeni yok

 

                                 -III-

 

Civarik’ten sonra Azakpert çok değişik gelmişti bana, ana dilleri Kurmancı ve okul dili Türkçe’yi de bilmiyordum. . "Şafii" inançlarını yadırgamama karşın ilgimi çeken birçok olumluluklar de yaşanıyordu. Örneğin: Kadına (ve köpeğe) el değmeyi “mundar”  bilen bu inanç erkekleri, düğün ve şenliklerde kız-kadınla el ele tutuşup saatlerce çalgısız oyun “govend” ( bir gurubun seslendirdiği adım atmaya uyumlu değişik makamda ki şarkı nağmelerini ikinci gurubun bunu aynen tekrarlaması )  oynuyorlardı.

 

Her şeyin “haram günah” sayıldığı bu yaşam yerinde; modern giyim kuşamı, makyajı, günlük bakımı ile genç kuşağın gıpta ile izlediği, yörenin ilgi odağı, renkli kişiliğiyle bir minicik hanım vardı. Sülbüs Dağı’nın kıraç koyaklarının birinde açmış bir gonca gül gibi bu nahiye merkezinde tek başına yaşıyordu. Tüm gereksinmelerini İstanbul gibi büyük kentlerden sağladığı, Hint kumaşında giysiler giydiği için olacak ki her kes ona saygı ile yaklaşıyor ve Ona kıta anlamında  “Asya Hanım” deniliyordu.  

 

Bingöl Valisi, Kiği kaymakamı, askeri komutan gibi devlet adamı, seçkin kasaba eşrafı geldiğinde Ona uğramadan, kahvesini içmeden dönmezlerdi. Hatta gece kalıp poker benzeri “kumar” oynadıkları da söyleniyordu. Merkezi yerde bakımlı güzel bir evde, aşçısı hizmetçisiyle oturan  “Asya (Asiya) Hanım" o zamanın koşullarına göre çok varlıklı bir hanımdı.

 

“Asya Hanım”ın evine beni,  "dönme" ailenin oğlu arkadaşım götürmüştü..  Uzamış tırnaklarımızı yardımcısına kestirince utanmış, ilk kez gördüğüm, ilgiyle izlediğim o tırnak kesme makasını,  birkaç kalem defterle bir çantaya koyup bana vermişti.

 

Ortam burada da karışıktı  “Seferberlik” var deniliyordu. Bir sure sonra   “dönme” bilinen üç aile  “sakıncalı” diye götürüldü. Uzun sure bu ilk “dönme” arkadaşımı boşuna bekledim.  “Asya Hanım” da Ermeni’ydi. Ona sonradan ne oldu bilemiyorum.

 

1945 yılında Azakpert İlk Okuluna kaydım yapıldı. İkinci sınıfta okuyan halam kızı hamim Hacire kısa surede okula alışmama yardımcı olmuş, yeni arkadaşlar edinmiştim.

 

Yöre iki kültürü birlikte yaşıyordu. Azakpert’te iki ayrı mezarlık vardı. Yerleşim bitişiğinde ki  “Ermeni” mezarlığı, yerleşim dışında ki İslam mezarlığı vardı.  İslam Mezarlığı yeni yerleşim yeri olduğu için sayıca Ermeni Mezarlığı yanında bir hiçti.

 

Yıkılmaya terk edilmiş Ermeni Mezarlığı yerleşim yerine giren yolun üstündeydi. Bizim okul yolun altında kalıyordu. Bu mezarlığa yakın yolun altında, okulun üst yanında duvarları kısmen yıkık bir büyük kilise harabesi vardı. Ders arası veya tatilde hep orada oynuyorduk. Ev yapan, evini yenileyen bu kilise, hatta mezar taşlarını söküp götürüyordu. Ne bitişiğindeki karakol ne de otuz yılı aşkın muhtar Şerif Ağa buna mani olabiliyordu. İkinci yıl bütün duvarları sökülmüştü, okula yapılan ek binanın taşları da buradan sağlanmıştı.

 

Bayram gezilerinin birinde öğretmen bizi yakındaki  “Hösnek Vadisi”de,   düz bir çayırlığın içine yerleşik, kısmen harabe bir kilise ve sütunlu mimarisiyle görkemli bir şato kalıntısını gezdirmişti. Kubbemsi tavanındaki değişik renk boya işlemeli resim ve figürler beni büyüleyen ilk tarihi eser o oldu,  hala  “Tarih” denince ilk aklıma gelen bu “harabe” oluyor.

 

Azakpert ve yöresi mal ve mülkü (Malé  me Tırka)  denilen mülk, Ermeni malıydı. O sıralar bu yerleşim yöresinde ev arazisi, daha da kapanın elinde kalıyordu.

 

Dayım, Küçük Bertal Efendi 1930 lu yıllarda 5-6 akraba aileyle buraya gelmiş;   şatomsu bir ev, bir çok tarla, ayrıca içinde su değirmeni, otlak-merasıyla bol ceviz ağacı olan büyük bir çiftlik (“Gomé Ermeni”)   edinmekle;  devletin (Şükrü Kaya’nın  “sürgün listesi”nde adı geçen)  "ölüm tuzağından kurtulmuştu. Bir yıl burada dayım Ali Ağa’nın evinde  kaldım.. 1950 de Azakpert İlk Okulunu bitirince de geldiğim Civarik (Sarıyayla) köyüne döndüm.

 

'Civarik- Hardif’  bitişik dost iki köy. İkisi de Dersim Bingöl sınırını belirleyen Sülbüs Dağı’nın kuzey yamacında.  Civarik; Hormek Aşiretinin asırlardır barındığı kıraç bir dağ köyü, Hardif’e yerleşen  “Maskan –Avdelan vs. ”  ilk kuşak.

 

İşin ilginç yanı, benden yirmi yıl önce, Hardif’te bulunan  iki  kilise, 300 Ermeni ailesinin nasıl yok olduğu ve  yenilerinin nasıl buraya sahiplendiğinin sırrını koruması. 1900 yıllarında  iki İngiliz gezgin anılarında bu yöredeki  Ermeni yoğunluğundan söz eder.  

 

1888 yılında yola çıkan Andranik isimli Fransız gezgin Kiği’den başlar; Sevregil, Altın Hüseyin, Ağa Şenliği, Herdiv, Kızıl Kilise, Peri, Harput, Havar, Canik, Mazgirt, Türüşmek ve Halvari Vank “ gibi birçok yerleşim yerini gezer.  (“Dış kaynaklar da kurmanclar, Kızılbaşlar ve Zazalar”  Seyfi Cengiz).

 

Andranik anılarında; Hardif’te kilise konuk evinde kaldığını burada, iki kilise 300 Ermeni ailesi, Sergevelik’te 250-300 hane, Altun Hüseyin’de 280 gibi diğer köylerin Ermeni ailesi tamamına yakın Ermeni çoğunluğunu belirler. Hatta bu köyden söz ederken  “Köyün İstanbul’da eğitim görmüş olan papazı köyün topraklarını elde etmeye çalışan bu yüzden köy halkını taciz eden Tercan, Kuzucan (Pülümür) beylerine karşı zaman zaman dava açmakta, İstanbul patrikhanesi’nden de yardım talep ederek köydeki Ermenilerin haklarını korumaya çalışmaktadır” diye detay bilgiler verir.  Kiği’nin ötesinde bildiğim eski adıyla Temran,  Azakpert, Hösnek, Ağbınek, vs daha büyük Ermeni yerleşim yerlerinin olduğu ev ve kilise okul gibi kalıntılardan belli. Ayrıca  “Hopus”sun Ermenilerin sanayi merkezi olduğu da bilinir. Bilinmeyen bu topluluğun nasıl yok olduğu, buharlaştığı. Özellikle Kiği yöresinin her bir yerinde izine rastlanan canlı kalıntıları olan Ermenin kendileri yok.

 

Osmanlı İmparatorluğu boyunca birlikte, kardeşçe yaşamı amaç edinmiş halklarından binlercesi, Hitler’ varı bir sevda olan “Turan” uğruna; horlandı, işkence edildi, sefaletin kucağına itildi, yerinden yurdundan sürüldü,  öldü, öldürüldü, yok edeyim derken kendisi de öldü. Sarıkamış’ta yüz bin genç askeri dondurtma bu ırkçı sevdaya bir ders olamadı.

 

Halklar üzerinde oluşturulan baskı travmaları, edilen zulüm sendromları, ezilen halkların varlıklarını ve kültür değerlerini toplumsal hafızadan kesintiye uğratır ama tamamen silemez.  Gerçek ne kadar derine gömülürse gömülsün, zulmün acılı haksız ucu, er geç tarihin somut kalıntıları ile aydınlığa, gün yüzüne çıkar. Buna hiçbir ezber ya da inkar politikası engel olamaz.

 

Bu gün Doğu-Güneydoğuda devletin güvenlik elemanlarınca (ırkçı derin devlet) işlenen binlerce yargısız infaz, yine aynı devlet kurumlarınca korunsa, yargıdan kaçırılsa,  inkar edilse, asit kuyularına atılsa, “Ergenekon” bataklığına gömülse de filizleri er-geç gün ışığına çıkıyor.

 

Ermenilerden sonra “(sıra) nın”  Kürtlere gelişi ne bir kader ne de bir rastlantıdır. Bu, “İttihat Terakkiden” kalma ırkçılığın; “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” şeklinde tüm halkları düşman belleyen kafatasçı  “ ezberini” sona dek sürdürmesidir. Demokrat,  insancıl,  “son Ermeni”   Hırant Dink’n öldürülmesinin başka bir açıklaması olamaz. N. Atsız nasihatinda  iç düşmanlar diye; (Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Lazlar)  sıra belirler.

 

Devletin güvenlik güçlerinin ırkçı erkinin (derin devletin)  “derini” kalmadı. Devlet içindeki bu güçler devletin  “dokunulmaz” kurumları korumasında, cumhuriyet yasaları, demokrasi ve adalete karşı savaşıyor. Denetilemeyen silah, sorgulanamayan gider,  yasaların kurumlara verdiği yetkilerle suçluları yargıdan kaçırma zaafı ile semizleşen bu güç çetelerin, “güvenlik elemanı” kimliğiyle, masum insanları kaçırıp keyfince yargısızlar infaz ediyor.   Suçüstü yakalananlar,  yargılanacak ya mahkeme bulamıyor ya da   “ne yaptımsa vatan için yaptım” deyip yargısız infazı, yasa dışılığı "vatana hizmetle" özdeş kılıyor. Buna değil ilkel bir Afrika toplumunda,  “yam yam”da bile rastlanamaz…

 

Jitem veya “Ergenekon”;  ne yaptığı belirsiz, ulusal hiç bir insanı yaklaşımı olmayan, hak hukuk, demokrasi dışı eylemleriyle çıkarlar çeteleşmesi.  Kamu vicdanı kanatan da bu..

 

Bu gün Ermeni’lerden “özür” dileyen kamu buluncu (vicdanı), yarın Kürt’lerden benzeri özrü dileyecek. Kaybeden yine halkların kardeşliği oluyor.

 

18.02.2009   

http://www.halkingunlugu.net/author/hhakar/2009/2/

http://www.halkingunlugu.net/yazarlar/dersim_kirimi_tanigiyim_i.html

http://www.halkingunlugu.net/yazarlar/kirim_sonrasi_dersim_-ii-.html

 

 
  Bütün hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.