Serê na dinade theyr u thur zonê xo de waneno. Qılancıke qiştnena, hes lımeno, kutık laweno, verg zurreno, ga qorreno, bıze qırrena, phepug waneno. Vas hencê xo sere rewino. Kam ke aslê xo inkar keno, wele erzeno rêça xo sono.
   
  SIMA XR AM! DERSİM ZAZA PLATFORMUNA HOŞ GELDİNİZ!
  DERSIM ÇIGLIGI
 
"

 

DERSİM ÇIĞLIĞI

 

HÜSEYİN AKAR 

 

ISBN: 975-288-465-2

 

© Hüseyin Akar

Kitabın bütün kanuni yayın hakları yazara aittir. 
Yazılı izin alınmadan çoğaltılamaz, kopyalanamaz; 
kaynak belirtilmeksizin alıntı yapılamaz.

Temmuz 2003

 

Ön Kapak Resmi: Ahmet Tan, “Kardelen”

Arka Kapak Resmi: Ahmet Tan, “Lale”

Desenler: Nuri Can

 

Teknik Hazırlık: Ütopya Basın Yayın Ltd. Şti.

Basım Yeri: Cantekin Matbaası

 

GSM: 0 535 704 64 58

 

 

İÇİNDEKİLER

 

Önsöz............................................................................. 7

I. BÖLÜM

DERSİM ÇIĞLIĞI........................................................... 11

Dersim Potansiyelli Sürgün.......................................... 21

Belgelerle Tunceli 1994 Vahşeti.................................... 35

Ozan Çığlığı Bir Başka İmgedir...................................... 53

Yoksanan Toplumsal Hafıza Silinen Civarik Belleği........ 60

Dersim Çığlığı Ülkeyi Sardı........................................... 67

II. BÖLÜM

TÜRK IRKÇILIĞI.......................................................... 73

Paranoya................................................................... 75

Irkçılığın Belgesi......................................................... 80

Cumhuriyet Gazetesi “Pencere” ve “100 Numara”..... 86

Devekuşu Mantığı” ve Devekuşları.......................... 95

Kürtlerde Lider-Aydın Açmazı.................................. 101

Munzur Vadisi Çığlığı ve Barajlar Gerçeği................. 108

Bir Kürtçe Duyuru ve “Üniterlik”.............................. 121

Alevileri Dışlayan Din-Devlet Birliği........................... 123

Aleviliğin Tanımı...................................................... 130

III. BÖLÜM

“DERSİM KÜLTÜRÜ” TUNCELİ KÜLTÜRSÜZLÜĞÜ....... 135

Sayın Ali Kaya.......................................................... 139

“Munzur” Dergisi ve Alevi Şeriatı............................. 147

Bilal Aksoy’a Açık Mektup........................................ 155

Dersim Üzerine Paslaşma........................................ 161

Kültür Emperyalizmi ve Munzur’un Kuzuları............ 171

Fabl........................................................................ 184

Osmanlı Seferleri.................................................... 188

“Nuh Tufanı”.......................................................... 190

 

ÖNSÖZ

 

Devleti Yönetenlerin “Dersim Mantığı”!

1935’te çıkarılan Tunceli Kanunun 1937-38 uygulaması, Dersim halkının kırılmasını, yörenin kültür değerlerinin yok edilmesini sağlamakla kalmadı, Dersim coğrafyasında, devletin resmi ideolojisi olarak pekişti. Yeni Cumhuriyet idaresinde, bu yaklaşımı yaşama geçirmeyi, devlet yönetiminde yöntem edinenler; insan haklarını, çağdaşlığı, Cumhuriyet ilkelerini bilmeyen, yasayı “ferman”dan ayırabilecek becerileri olmayan, Osmanlı geleneğine aşina, baskı, şiddetten yana kimselerdi.

Bu mantığın, bugün de devam ettirildiğini üzülerek belirtiyoruz.

Dersim’de; orman yakma, ev yıkma, tutuklama, tutukluyu yok etme, faili meçhul cinayet, anadil yasağı, gıda ambargosu, seyahat gibi her türlü hürriyeti kısıtlayıcı, şiddet içeren ezici yaptırımlar, yargıdan uzak, bu mantığın koruması altında. Öylesine ki birçok maceraperest bu coğrafyada her türden eşkıyalık yaptıktan sora kayıplara karışabiliyor.

Bu da “devlet terörünün” canlı tutulmasını sağlıyor: Devlet orman yakıyor, “içinde terörist barınmasın”; katırını öldürüyor, “terörist binmesin”; gıda ambargosu uyguluyor, “terörist yemesin”. Ev basma, köy kuşatma “terörist bulmak içindir!

Bugün gelinen noktada, her türlü yolla ezmeyi öngören bu yaklaşım, “bir üst kimlik”, yani ırkçılık adına yapılmaktadır. Çoğunlukla Dersim’de uygulanır, hep de sorgusuz atlatılır...

Bu yaklaşımla, devlet yönetmenin kolayını bulan cumhuriyet hükümetlerinin, yaşama geçirdiği, kanıksadığı ve adına da “Dersim Mantığı” dedikleri uygulama budur...

Yoksa, gündüz gözüyle köyleri kuşatan, köylünün göz nuru emeği üzerine, evlerini yıkan, ormanını yakan, tutukladığı tutukluların kaybından sorumlu tutulmayan, helikopter içindeki güvenlik güçlerinin “kurt uluması” Dersim semalarında yansırken; dönemin Başbakanı Çiller, İçişleri Bakanı Menteşe:

“Muhtarlar o helikopterler bizim değil, onlar Rus, Afgan, Ermeni veya PKK helikopterleri” diyebilir mi?

Devleti yönetenler, bu baskı ve şiddet yaklaşımını şöyle dillendirebiliyor:

“Kürt kimliğini yok sayan ve yalnız şiddet kullanarak karşısındakini her türlü yolla ezmeyi öngören yaklaşım? Buna “Dersim Mantığı” deniliyor.

İşte Dersim Çığlığı bu tümcenin yansıyan resmi!

Zeka düzeyleri, “bölücülük” yaygarasının üstüne çıkamayan yöneticiler bu güzel ülkeyi soydu ve bitkisel hayata soktu. Bunların “Çakıl taşı edebiyatı” ile “ayrılma”, “bölme”, “bölücü” gibi; ırkları, inançları çatıştırma, birini öne, diğerini arkaya iterken “öküz altında buzağı aramasın”lar...

Ben bu ülkeyi çok seviyorum: Güçlenmesini istiyorum, birliğinden yanayım, insanlarını seviyorum kardeşliğinden yanayım, AB’ne girmesini istiyorum, halkın bilinç ve ekonomik güçlülüğünden yanayım. Türk ve Kürt halkı bin yıl beraber kardeşçe yaşadı ve yaşayacaktır. Ne mutlu öylesi birliğe...

“Ateş düştüğü yeri yakar”. “Dersim” ateşin düştüğü yerdir. Yanan bedenlerin, közleşen yüreklerin yansıması da; “Dersim Çığlığı”...

Çektiğimiz çileleri, uğradığımız zulmü taşıyamaz olduk, kanıt gösteriyoruz, dil döküyoruz, inandıramıyoruz, yazdıklarımız, çizdiklerimiz potansiyel suç oluyor, gerisin geri, üstümüze geliyor.

Yakamız zulmün elinde, can zorda, yürek kafeste çığlık çığlığa, birine anlatamadık diyemiyorum, bir anlayanı bulamadık.

Acılarımızı ağıtlarımız taşıyamadı, sazımızı, sözümüzü dinleyen olmadı, dert çok, acılar içimizde kördüğüm...

Umutlarımızı dorukların yeline, sevdalarımızı Munzur’un sularına kaptırdık. Onlar, Munzur Vadisinde alabalıklarla ölüm orucunda, Munzur’un önüne çekilecek “duvar” bittikten sonra suyun toplanması, tüm canlıların ölümü olacak. Evet, Dersim’i doğası ile boğacaklar suya.

Acılar coğrafyasının bu çığlığına: Siz ister düz yazı; nesir, epik veya lirik şiir, eleştiri ezop dili, mizah, siyasi nitelikli yazı, ne derseniz, deyin.

Ben diyorum ki bunların tümü ateşin düştüğü anın ve yerin çığlıklarıdır. Tekrar ve inilti benzerliği, çığlığın içgüdüsünde, yapısında var. Hoş görünüze sığınıyorum.

Hüseyin Akar

Temmuz 2003, Bodrum

 

I. BÖLÜM

DERSİM ÇIĞLIĞI

 

Munzur Coşkusu

 

o çocuksu yıllarım/ toz köpüklü yaşamım

insani süreçlere yenik şu közlü erişkinliğim

seycan’ın dizelerinden duyumsadım aşkı

şeyh qaji’nın dert yüklü ağıtları ezberim

 

bir coğrafya ki ezelden zulmün tetik eri

bir can ki doğmadan tüm suçluluğu belli

bir halk ki oku namluların ucunda gerili

bir inanç ki arap şeriatında yoktur yeri

 

ne 38 harekatında ne “f” tipi hücrede tükendi

ne yıllar yılı gıda ambargosu zulmünden yıldı

ne pir sultan coşkusundan geri kalmasını bildi

ne yasak/açlık/süngü/kurşun/önünde eğildi

 

belli ki dersim coşkusu sinmiş tüm canlısına

munzur dağı / nehri / alabalık anlaşılır belki

ne ki “dersim”i anlamakta egemen güç azapta

sancılanan yürek / ufalan suçluların buluncu

 

Dersim

 

dersim’in

    özgürlüğe yanık geleneği

canların

pir-inkrar” sadakatı

dorukların

 uçurum büyüten dağları

vadilerin

çağlayan köpürten nehirleri

munzur’un

şelale küçülten alabalıkları

bin bir yaşamın türküleştiği

inançlar / etnikler mozayiği

sazı / sözü/ “yasaklı” dili

potansiyeli yüksek bir coğrafya

dersim

iki uçlu yaşamında

kanına ekmek doğranan

  aşkı-sevdayı arada yaşayan

dostluğun-cömertliğin

   mertliğin- dürüstlüğün

 aşiretleştiği

yiğitliğin sertleştiği

hakça paylaşımın

        dostça bölüşümüm

      bilinçleştiği

              çetin direnişlere eşkıya

            dersim

 

 

 

 

Munzur

 

ırmaklar birleştirilir / bir baraj için

    bir munzur’a kırk göze / niçin

leylak-menekşe

türlerin rengini aldığı

kardelen / lalenin

   önünde boyun eğdiği

su içen çiçek / seyiren kuş

   yoluna uçurum “beskov

      ürkekliğin sıçrama

         kekliğin sekme otağı

beşyüz metreden yumurta vuran

    tırpan bıyıklı

       köz yürekli

          yiğitler yatağı

dertli “pepux

    sızlanan ağustos böceği

        vızıldayan arı

taş-toprak

    yeşil-sarı

       bulut-yağmur

yerdeki sürüngen

   meşe palamudu

     ayı ini

       karınca yuvasına

          can veren ıslaklığı dudaklarında

             munzur’un

doğa ocağı

   anne kucağı

      özgürlüğün beşiği

          munzur

 

Dersim Coğrafyası Zorda

 

yıl 1938/ yer dersim

 

kutudere’de gün dönerken “zéle”

   kuzgun çökmüş leşe

     karanlık dış ağrısı gibi zonklar

       harçık suyu kıpkızıl

           alınan can /akan kan

 

tesellisiz günler kördüğüm

     kan içiciler her seferinde

       bu aşk sevgi bahçesinden

          sürekli çiçek yolar

 

bir nedeni de yok

   kayalara çarpan su

      aydınlığı yansıtan doruk

          özgürlüğün koyağında ki yürek

             “yaşam suçlusu

                 hepsi bu

*

minelyum 2000 /yer dersim

 

işkence/sürgün

   ev yıkma/ orman yakma

      ekinde “faili meçhullar

         bedava  

cansız coğrafya / yetmedi

   yöneldiler şimdi doğaya

      ırkçı egemen diyorki

coşmasın munzur / önüne beton daya

   alabalıkları koy / kör bu kuyuya

      çalıştırmadık / aç bıraktık

        başa çıkamadık /... z- planını uygula

baraj yaptık diyelim

    dersim’i boğalım suya”

***

sülbüs’ün öte yüzünde

    ve de uzaklarda

      ola ki kutuplarda

         güzelliklerin doruğunda bahar

            ne ki bizim şu anadolu’da

               dersim coğrafyası zorda

 

genç / yaşlı

   sakat / hasta

      her yaşta / ille ki bebeler

         en çok yeşile kıyılır

             meşe palamudu dahil

*

vahşetin kurtlaştığı her bir an

  dersim kan revan

    sığındığı koyakta

       “dırvetine” tuz basan

           son soluğunu bebesine ayıran

              bir annenin yürek közleyen çığlığı

                meşe palamutlarını ateşler

                   sarsılır dört bir yan

yanıtsız kalan

   “biz kardeşiz

         burası de vatan”

 

bir yılan süzülür koyaktan

   bir yarasa asılı boynundan

       bir baykuş öter kör karanlıkta

          “pepo-keko” kuşu sırada

              acıları öyküler

 

DERSİM POTANSİYELLİ SÜRGÜN

(sıléman ağa destanı)

 

dersim 38 / yer civarik

 

1-

rüyalar bürünürken allı basma rengine

arılar kavak yelinden bal yapar

sevdalanır gönüller tomurcuklar patlar

bedenler yorgunluğa teslim

                                          can bedenden ayrı

 

sevişmeler alırken umuda doğru yol

masumane duygular anadan doğma

çok oynaşma düzeni bozulur

dünya sarı öküzün boynuzlarında

                                          yorgan döşekten ayrı

 

kuşatılırken evlerimiz dört koldan

karanlık gecenin şah damarında

vuruldu renkler ak ala boyandı

hançerlendi düşler yarı kaldı rüyalar

                               can yaşamdan ayrı

                               karanlıklara “sürgün var

 

2-

her dağın bir doruğu

   her bağın bir koruğu

     yiğidin yiyesi yoğurdu

        ve her koçun bir otağı

           her kuşun bir yuvası

              her sözün bir inanası

çökse gök

   sönse yıldız

     sümkürse bulut

        her gecenin bir gündüzü olur

           belirsizliklere “sürgün var

 

3-

yıl dokuz yüz otuz sekiz

    mevsim son bahar

        dersim “yasakları” oynar

meralardan yaylalardan

   köylere baskın sürgün var

      başaklar boy vermiş

         zozanlar sarı kuşanmış

            eller oraktan düşmüş

               eli kulağında kar

tarlada buğday biçilmeyi

   sitilde süt mayayı

      tulukta yoğurt çalkalanmayı

        sevda gönülde dillenmeyi

          kurban doruklarda kesilmeyi

            bekler

              prematüre “sürgün var”

4-

ayrılıklara gönderiliyoruz

   dersim potansiyelimiz

     saklımız / elma kokulu sandıklarda

       sevdamız / sazların telinde

         dağların yelinde

           derelerin selinde

            munzur’un alabalıklarında

               derinde

                  ve kartal kanatlarında

                     yükseklerde taşınır

beklentilerimiz

   doğacak güneşte

     döl salan tohumda

       “duzgın bawaların / asalı ziyaretlerin

           yüce dorukların hikmetinde

              yavrusunu yitirmiş geyiklerin umutlarında

                 mayalı

susturulan sazlar

   bölünen rüyalar

      kırılan düşlerle

         sevdalarımız içten kanamalı

ana dilimiz sakıncalı

   ve inanç yolu kapalı

      ve gıdamız ambargolu

         ve giriş-çıkış rötarlı

            ve de yeşeren umutlarımız

              yaşama kapalı

                 sefalete sürgün var

5-

devlet yetkisini aşan yasa

   yetkili bir paşa

     deneyimi koçkiri

       tarzı “kardeşi kardeşe

         “kelle avcısının biri”

            ırkçı düşüncenin ayak kiri

gladyatörleri vuruşturmak

     yiğidi yiğide öldürtmek

        tarihin kaybı

aşiretleri çatıştırma

    suyu gözeden kurutma

        çınarı gövdeden çürütme

            yoksulu ihbarına boğma

              “böl yok et” hilesi

                  insanlık ayıbı

tuzaklar kurulur

   “istemem dersim’de ağa bey

      okşanır halk

          söz verilir

             silah toplanır

pir sultanın beşiğini sallamanız yetti hey

     halk kendi silahı ile

         can evinden vurulur

aşiretlerden

     demenan

         haydaran

            gelmez yeme

               kurtulur

 

bir sınırsız yetki

   bir hain temaşa

      tanrılar yüklenmedi

        yüklendi paşa

          arkasında meclis

dayandığı yasa

   açık herkese

      dersim burası yetkiler sınırsız

         şekli sûresi belirsiz

           bir işaret parmağı uzanır

              dersim kana bulanır

parmak

   parmaklar sığmaz çuvala

      ok sanılır

        yayda gerilir

ana dilini konuşan

   pir yolunu sürenler

      “hedef “ seçilir

aman” diyeni

   silahını vereni

     evinde barınanı

       yolda yürüyeni

          “devriye” öldürür

sorgusuz

   yanıtsız

     nedensiz

        dersim’i tüketen zulüm

pazarda bir sarı liraya düşer

    yaşam ya da ölüm

 

384 ailenin sürgün listesi / şükrü kaya imzalı

   “akrep hareketi” / çemberden merkeze planlı

      gece yarısı operasyonları

         “kim vurdu ya gider”

             faili meçhul cinayetler

                devlet hanesine kayıtlı

ırkçıların elinde

   “devlet suç işlemez” silahı var

       turnalar yüksekten uçar

         dersim’i akbabalar sarar

            kimvurdu’ya “sürgün var”

 

6-

kuşatıldık gece yarısı

   uykular yarı üryan

      sarıldık dört bir yandan

devriye

   yeni komutan kelkitli zabit adı cemal

      4-5 sırmalı ne sivil ne de asker

        iki-üç manga techizatlı silahlı er

           dereova nahiye müdürü timur

               ve hükümetin yazılı talimatı

“civarikli süleyman ağa- bertal efendi

   diğer kardeşler aileleriyle

     dededen toruna kim varsa

         sürgün edilecek”

             “devriyenin” anlaşılmaz “acelesi var”

ankara da

    “sarı paşa

        ve de “cumhuriyet hükümeti”

anayasa da

    “hak hukuk eşitliği

        ve de vatan millet birliği

ne ki dersim’e düşen

   sürgün

     ölüm

       ayrılıklar

          geceyarısı “sürgün var

 

7-

göç

   gece yarısı baskını ile başlar

“sülbüs dağında güneş bir başka doğar

bebeler alışık değil bu karanlık ayrılığa

gemik-balığ ne de melkis’in haberi var

‘karanlık’ bizde yorumlanmaz hayra

sabah ola hayır ola a paşalar”

ne ki anadili sakıncalı türkçesi özürlü

      anlatamaz daralır “sıléman ağa

          beyazlar giyinir (türe bu) yalınayak yakarır “şaha”

kendi kökü üstünde yükselen

   dal süren

     rüzgar soluklu

        körük yürekli

            yaşlı çınar

kessen kesilmez

    söksen sökülmez

        bir o kadar derinde kökü

der ki

gör haydar

    ana dil yasak

       pir yolu da olamadı yar

        bana göre değil uzaklar

bu anlaşılmaz ürkütüyor beni

   yetiş ‘ya haydar’

      yalnızlığa ‘sürgün var’

 

8-

uykumuzu çalan gecenin yarısı

   evde kalan

     28 çocuk

       12 kadın

          toplamı 54 can

            mevcut natamam

olanları dizdiler yola

   gözleri derin uykuda

       yollar dolambaçlı

          yollar çetin

             yollar dar

işkence yarı yolda başlar

   yükselince çığlıklar

       dayanamaz haykırır 80’lik çınar

bağlamayın ellerimi / kollarımı sallayacağım

el atacağım kulağa / uzanacağım sıcak türkülere

sesleneceğim kurda kuşa / gelmesinler başka bahar

inmesin eteklere geyikler / balıklar suda oynaşmasın

havada çakal kokusu / kanat çırpmasın kuşlar

geçit verilmesin kahpeliğe / dağların bize sözü var

çözün kollarımı / semah döneceğim

düşeceğim hak yoluna / pirim halim görsün

yıldızlar ışıtın gecemi / geriye sesleneceğim

koparılışımın yıkıntısında / yüreğim kaldı

dost anıları yüklendim / sıcaklığı dağların

kırılmasın gönüller / solmasın çiçekler

gün olur dönerim / dağlara yüzüm olsun

çözün ellerimi / ciğerparelerimi okşayacağım

sözün bahtsızlığına / güvenin duvarına çarptım

ağlama bebeğim / ay battı / yıldız kaydı / umut güneşte

gül gülümse / karanlıkta yıldızlarımızı çalacaklar

gülümse ki uzasın zaman / güneş doğacak dayan

dağlar yeniden yeşerir / senin yaşamdan alacağın var

çözün ellerimi kollarımı / “dara” duracağım

karanlığı aydınlığa bırakın / gecemi bana verin

hakka niyaz bu / ellerimi göğsümde tutacağım

söylesin kimin ne suçu var / birde ona soracağım

çözün ellerimi

   salıverin kollarımı

       onlarla yürüyeceğim

 

bedenler süngüye teslim / sesler kurşuna suskun

yankısız kaldı çığlıklar / doğmadı güneş o gün

 

beyaz entari üzerinde / sakalı dökülmüş dizine

   yaşlılık ağır yük / tepeyi güç aşar öbür yüzüne

      şal sapık örer gibi / nakışladılar karanlık yollara

         kucakta bebeler

            “yürüsün çocuklar

                oldu olacaklar

 

pepo keko” korosu

   tan ağarınca öyküler

      hakka “sürgün var”

9-

bir baykuş seslendiriyor ölüm türküsünü

bir çocuk koşuyor düşe kalka itile

bir yaşlı kadının ölüm öncesi hıçkırığı

kanamalı bir hasta arıyor kan tükürecek yüz

bir bebek yapışmış memeye bırakmıyor

meşeliklerde bir ağustos böceği acı besteler

 

karnı burnunda anneyi basmış ter

   gerilerde yüklü acılar içinde

      debelenir yerlerde

          başucunda bir er

 

ar duvarını yıkıyor doğum sancısı

kör karanlığın yok bir ışık kapısı

devriyenin “ acelesi var / ışıktan korkar

 

ışıdı ışıyacak tan

   ilk hareket başlar

      mavzerin ucunda bir süngü ışıldar

        inanç ayrı

           fikir bileli

              kasatura kör

                 bir acı çığlık boğar karanlığı

                    gök kararır

                       yıldızlar sıvışır

                          yer susar

 

ne yakın

    ne uzak

         ne de yukarıdaki görür

mavzerin ucunda bir bebek

   can pazarında

       göbekten bağlı anne

          gözlerini açamadan

             el sallar dünyaya

acının rüzgarından meşelikleri sıtma tutar

   olanca yaprağını döker

 

babası mı

   o şimdi asker

     van’da

        adı mustafa

           veli’nin oğlu

               asker oldu

                   korusun diye vatanı

dersim’de “bağırsak” toplar

   “ayşe gelin”nin kan kokan fistanı

         acı bedene inerken ar çığlığı suskun

             “aman asker babası duymasın

 

yavrusuna şahin körpe gelin

   bir dalış iki pençe

     yakalar süngü tutan elleri

         beraberinde atar yardan

 

suya boğulan çığlıkların öfkesi

   dolanır “pepuğ” diline

      daldan dala öter

         dersim’de

             ölüme “sürgün var”

 

not

süngü tak gaz dök yak” / “devriye”de son komut

ramazan deresi kana doyar / bu vahşete toprak tanık

 

BELGELERLE TUNCELİ 1994 VAHŞETİ

BAŞBAKANLIK MAKAMINA

ANKARA

Bizler Tunceli iline bağlı Pertek, Ovacık ve Hozat ilçeleri muhtarlarıyız.

Ekim 1994 ayında yöremizde güvenlik kuvvetlerince geniş kapsamlı operasyon yapılmış ve bu operasyonda çok sayıda köy, köyümüz güvenlik güçlerince eşyalarımızı almamıza dahi izin verilmeden ateşe verilmiş ve yakılmıştır...

Ekim ayında operasyon yapılması, halkın kendisi ve hayvanları için depoladığı erzaklarının da evleriyle birlikte yakılması sonucu, köylerimizin halkı bu tarihten beri yoğun bir açlık, yoksulluk, yokluk içinde yaşamaktadır....

Yöremizde birçok köy de devlet güçlerince boşatılması, aksi durumda diğer köyler gibi yakılacağı tehdidi ile 200 köy insansızlaştırılmıştır...

Bu köyler yakılırken Ovacık Karaoğlan köyünden ASLAN YILDIZ, Hozat Sarısaltık köyü Dürüt mezrasından MÜSLÜM GÜLMEZ, Ağırbaşak köyünden İBRAHİM GENCER, Hozat Sinekli köyü muhtarı MÜSLÜK KAVUT operasyon yapan güvenlik güçleri tarafından götürülmüşler ve kendilerinden halen bir haber alınmamıştır. ASLAN YILDIZ ve Hozat’ın Binali köyü muhtarı MÜSLÜK’un cesetleri çeşitli yerlerde bulunmuştur.

Operasyonlar sırasında köylerin ekonomik değeri olan hayvanlar, geçim kaynakları olan arı kovanları kurşunlanarak ve yakılarak talan edilmiştir. Katledilmeyen hayvanlara da güvenlik güçleri el koymuştur.

...Evlerimiz, hayvanlarımız yakılmakta, insanlarımız öldürülmekte, köylerimizden göç ettirilmekteyiz. Yapılanların yasalara aykırı olduğunu biliyoruz. Önce yasalarımızda, sonra da uluslararası anlaşmalarda güvence altına alınan temel haklarımızı kullanmak istiyoruz. Baskısız yaşam, konut, seyahat haklarımızı...

Bizler yüzlerce yıldan beri bu topraklarda yaşıyoruz. Atalarımız burada yaşamış ve burada ölmüştür. Mezarları topraklarımızdadır. Biz bu topraklarda doğduk, büyüdük Bu topraklarda ölmek istiyoruz. Bir an önce köylerimize dönüp, göçebelikten kurtulmak istiyoruz...

Gereğini saygılarımızla arz ederiz.

İmzalar... Kemal Avcı, Emir Yerlikaya, Paşa Erol, Lillo Çelik, Doğan Ateş, Gülabi Kaya...

***

Yarı Açık Cezaevine Dönüştürülen İl DERSİM

“Dersim insanına yönelik toplu göç ettirme bir yılını doldurdu. Terörizmle mücadele adı altında bir süredir Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde sürdürülen insansızlaştırma politikası ve buna bağlı olarak geliştirilen köy boşaltma, kundaklama ve göç ettirme uygulamaları geçtiğimiz yıl (1994) Tunceli ve ilçeleri ile Sivas’ın bazı bölgelerine kaydırılmıştır...

Yıllardır sürdürülen baskı politikaları gittikçe geliştiriliyor. Geçen yıl köyler boşaltıldı, ardından köylerin devlet güçleri tarafından yıkıldığını basın organlarına ve TBMM’de açıklayan üç köy muhtarı öldürüldü, ardından Tunceli insanını düşman gören faşistlerin oluşturduğu özel tim mensuplarının daha dün Tunceli il merkezinde halka yönelik toplu saldırıları gündeme geldi.”

 

İstanbul Tunceli Kültür Derneğinin Sirkeci PPT’si önünde yapılan basın açıklaması;

VAHŞETE SEYİRCİ KALMAYALIM!..

Son dönemlerde Tunceli’de ilginç olaylar oluyor. Operasyon adı altında Tunceli’de Tunceli halkına karşı tek kelimeyle korkunç denilecek vahşet uygulaması var.

Birkaç ay önce çeşitli bahanelerle orman yakmalarla başlayan bu uygulama, son günlerde insanıyla, hayvanıyla, mahsulüyle, böceğiyle boyutlanan bir katliama dönüştü...

Zaten uzun süredir karne ile yiyecek alan bu insanlar, böyle bir uygulama ile kışın yaklaştığı bu dönemde tamamen ölüme terk edilmektedir.

56 yıl önce başlayan 38 katliamı gözümüzün içine baka baka sanki eksik kalmış tarihsel bir intikam alırcısına, tekrar gündeme sokularak halkımız katlediliyor. Devlet kendisine düşman olarak gördüğü güçlere karşı başarılı olamıyorsa bunun sorumlusu Tunceli halkı değildir...

Bu zülüm ve katliam uygulamasına derhal son verilmelidir. Zoraki göç, insanları yerinden, yurtlarından koparan “hukuk” adına terör politikası sona erdirilmeli, keyfi olan operasyonlar kaldırılmalıdır.

Yüreğinde ben insanım diyen herkesi, kurum ve kuruluşları bu insanlık ayıbına karşı seslerini yükseltmelerini bekliyor, bize onur vermelerini istiyoruz.

***

Atılan sloganlar:

Özel Tim terörine son- gıda ambargosuna son- Özel Tim mi, Özel kin mi- Yaşasın Halkların Kardeşliği- Köylerimize Dönmek istiyoruz- Yeni 38’lere Hayır.

 

ATLARI DA VURUYORLAR

 

Devlet barbarca anlayış ve yöntemle doğaya, insana, canlı namına ne varsa saldırıp yok etmeyi pervasızca sürdürüyor.

Devlet Hozat ve Çemişgezek’te köylülerin ellerindeki at ve katırlar numaralandırılmış. Katır ve atların arazide ya da köylerin dışında herhangi bir yerde bulunması durumunda, devlete göre gerillaya yiyecek taşıyormuş. Sahibi ve at-katırın ölüm yolculuğuna çıkarmanın gerekçesi hazırlanmış oluyor.
 

Bölge Valisi Ünal Erkan

Gıda ambargosunun kaldırılmasını isteyen köylüler Tunceli valiliğine çağrılır: “...valiliğe çağrılan köylülere, valini yanında bulunan bir subay ‘açlıktan geberseniz de yiyecek ambargosu devam edecek, ister kalın ister s... olun gidin’ der.”

***

“Genç ve Yerlikaya geç kaldı”

Tunceli Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Selman Yeşilgöz kış mevsimi yaklaşırken köyleri yıkılanların sorunlarını anlatmak için Ankaraya gideceğini söyledi. Yaşananlara seyirci kalınmaması gerektiğini belirten Yeşilgöz “‘Ben devletin 4. adamıyım diyen TBMM Başkan vekili Genç bile’ devletin içinde başka güçler olduğunu söylüyor” dedi. Köy boşaltmaların sürdüğünü Ovacık’ta giriş-çıkışların yasaklandığını ifade eden Yeşilgöz, Milletvekili S. Yerlikaya ve K. Genç için; gösterdikleri çaba yetersiz. Köy yakmaları, baskıları haber aldıkça kendilerine iletiyordum. Geç kaldılar, olaylar büyümeden durdurabilirlerdi...”

***

 

TÜRKİYE VE DÜNYA KAMUOYUNA İLE ULUSAL VE ULUSLARARASI KURUM VE KURULUŞLARA....

 

“Tunceli genelinde il ve ilçeler merkezi dahil olmak üzere 317 köy 400 mezra, kısmen ve tamamen evleri tahrip edilmiş, yıkılmış, yakılmış ve boşaltılmıştır. Tunceli Mazgirt ilçesine 25 Mayıs’tan itibaren başlatılan operasyon sonucu birçok köyün yakıldığı ve boşaltılmaya hazırlandığı bu nedenle karşı karşıya bulunduğumuz bu feceatı kamuoyunun, basının, demokratik kitle örgütlerinin bilgilerine sunuyoruz..

Bu uygulamanın sona erdirilmesi için Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, İçişleri ve Adalet Bakanlıklarına yapılan müracaatlardan hiçbir sonuç alınmamıştır.

Tüm Türkiye ve dünyaya sesleniyoruz. Güvenlik güçleri tarafından yakılan ve yıkılan yerlerimizi gelip görmelerini, inceleme yapmalarını ve zararlarımızın tespitini istiyoruz.

Bir an önce köylerimize konan giriş-çıkış yasaklarının kaldırılmasını ve ailelerimizin güvenliğinin sağlanmasını talep ediyoruz”.

“Köyler Birliği Tertip Derneği Komitesi”

***

“SUSMAYACAĞIZ

 

Susarak suç ortağınız olmayacağız

Dersim’de köylerimizin yakılmasıyla birlikte gösterdiğimiz tepkiler sonucu derneğimiz hakkında gösteri ve yürüyüş yasasına muhalefet etmekten dolayı toplam yedi dava açıldı Kamuoyunu bilgilendirmekle görevimizi yerine getirdik. Çünkü yerimiz ezilenlerin, insan hakları savunucularının ve demokrasi mücadelesi verenlerin yanıdır. İşte meşruluk hakkımız buradan geliyor...

***

Bir muhtarın çığlığı

94 Kasımının beşiydi Sabah uyandığımda köyün etrafı askerlerle çevrilmişti. Evlerden çıkın komutu verildi.

Evlerden dumanla birlikte alevlerin yükselmesini görünce, boğazımda düğümlenen hıçkırıkla bağırmak, acılarımı dünyaya duyurmak istedim.

İşte insanlık utancı, işte zulüm denen şeyin canlı tanığıyım. Bağırdım sesimi Munzur duydu. Yeryüzü ve gökyüzü çığlığıma kulak ver, daha nereye kadar devem edecek diyerek ağlamaya başladım. Yanımda yaşlı biri de ağlıyordu. İkide asker katılmıştı bize, evleri yakıp çıkanlar “kurt işareti” yapıyordu.

***

Tunceli’ zulme karşı

DERSİM DERGİSİ

 

Tunceli Kültür Derneği yayın organı DERSİM DERGİSİ’-nin, Tunceli’de birçok köy ve köylünün, “Bozkurtlara” parçalattırılma vahşeti karşısında takındığı tavır, gurur verici. Dersim Derneği ve Dergisi, belki de bir dernekten beklenemeyen, ancak Dersim’in asil, mert, cesur, nitelikli geleneklerine yaraşır şekilde, öldürülen, evi barkı yıkılan, geçim kaynakları yok edilen, ormanı yakılan, yer gösterilmeden göçe zorlanan biçare halkın sorunlarını yüklendi, her türlü tehlike karşısında onların eli, kolu, dili oldu. Türlü engellemeleri, “kim vurdu”yu göze alarak onları yalnız bırakmadılar, içlerine gittiler, heyetler gönderdiler, vahşeti birçok yönüyle kamuoyunda ve Dersim Dergisi’nde resimlediler. Bu nedenle Dersim dergisi kapatıldı. Dernek başkanı ve yöneticiler ceza aldı, yinede yılmadılar. Onlar biliyorlar ki “kurtlar”ın çılgınlığı sahipsizleredir.

Dersim Dergisi hareketi, bu arada egemen ırkçı erke, Türk medyasına, hükümete, “yüreğinde ben insanım diyen herkese” insanlık ve demokrasi dersini vermekten geri kalmadı. İşte bir iki örnek:

 

1) Basına ve kamuoyuna

...1987’den itibaren devlet, Olağanüstü Hal Bölgesinde bilinçli olarak köy yıkma ve zorla göç politikasını geliştirmeye başladı. “Ormanlarımız milli servetimizdir” diyen devlet, orman yakmaya yönelmiş, doğa katliamını gerçekleştirmiştir. “Köylü milleti efendimizdir” denilmiş, köylülere insan dışkısı yedirtmiştir. Çağdaş, demokratik, sosyal ve hukuk devleti safsatası altında, Olağanüstü Hal Bölgesinde her türlü hukuk normlarını rafa kaldırarak bölgeyi Kontragerillaya cenneti haline getirmiştir. Tüm insan hak ve özgürlükleri pervasızca ihlal edilmiştir. Bu bölgede yargıç da cellat da asker olmuştur. Kendini bütün kuralların üzerinde görmüş ve bugün de devam etmektedir.

***

2) ...Yeryüzünde büyük bir değer yitimi yaşanmakta. İnsan onuruna ve emeğin yaratıcı gücüne dair değerler ezilmeye ve yok sayılmaya çalışılıyor. Mülkiyet dizginlerinden boşalmış her şeyi ve her yeri talan ederek ilerliyor.

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramlar sanki bu evrende hiç yaşanmamış gibi saklanıyor. Gözlerden, dillerden ve özlemlerden silinmeye çalışılıyor.

Bütün coğrafyalarda ezilen milyonların göz yaşı nehirler yaratıyor... Kanın ve gözyaşının kokusu ve rengi hepimizin üzerinde izler bırakıyor. Ama yinede yeni bir yaşam tarzı bu nehirlerin temizliğinden doğacaktır biliyoruz. Dersim asilliği süngü acısıyla köreltilmeye çalışılıyor. Dersim’de, şimdi, ne yaz ne güz havası var. Dersim süngü ve sürgün mevsimindedir.

Topaklar, yüzyıllardır kendini bir çocuğu sever gibi işleyen ellerden koparılmıştır. Topraklar şimdi derin bir yalnızlık içindedir.

Dersim aşina olduğu, ama bir türlü içine sindiremediği ayak sesleri ve çelik gölgeli kötülüklerin eziyeti altındadır. Toprağın bereketi, suyun tadı kaçmıştır.

Aklını ve ruhunun bütün inceliklerini Dersim toprağının derinliklerinde bırakan ezgiler şimdilerde konakladıkları yerlerden gökyüzündeki parlak umut yıldızlarını seyretmektedirler.

Dersim’li, toprağında Dersim’lidir, biliyoruz. Genzimizdeki barut yanığı ve yüzümüzdeki süngü yarası, o parlak yıldızlara uzanan ellerimizi daha fazla öksüz bırakmayacaktır.”

***

3)

“Kavgayı bir ağacın yaprağına yazmak isterdim

Sonbahar gelsin yaprak kurusun diye...

Öfkeyi bir bulutun üzerine yazmak isterdim

Yağmur yağsın bulut yok olsun diye...

       Nefreti karların üzerine yazmak isterdim

       Güneş açsın karlar erisin diye

       Dostluğu ve sevgiyi yeni doğmuş

       Tüm bebeklerin yüreklerine yazmak isterdim

       Onlar büyüsün tüm dünyaya sarsın diye...”

4)

MERHABA

... İnancı, bilinci ve cesareti sizlerle üretmek ve yine sizlerle paylaşmak kadar keyif verici ne olabilir ki?

Güzel sözlerin eylemindeyiz artık. Bu eylem, insanlığın yüce ideali olan sınıfsız-sömürüsüz bir dünya kurma yürüyüşüdür. Her şeye rahmen sürdürülen kahredici bir inattır bu.

Bir büyük kargaşalıklar ilklimidir bu coğrafya. Gencecik hayatların zamansız infazlandığı ve geleceği özgürleştirme eylemiyle yanıp tutuşanların kaybedildiği bir coğrafyadayız. Burası, yasaklı renklerin mevsimidir. Yeşil gözünde hüzün durgunluğu taşıyan genç kızların ak gelinliklerini tabut içinde sakladığı, çoğalan mumlarla aranan kayıplar deryasıdır.

Bu büyük deryanın içinde insanlık onurunu ve erdemini koruyan nice yiğitlerin efsaneleştiğine ve düşlerin bile artık sınırında taştığına tanık oluyoruz. “Yarın’ın güzellikleri bu karmaşanın içinden doğacak kuşkusuz; ben’lerin biz olmaya başlaması ve omuzların omuzlara değmesiyle...

Bu yüzden yeniden buluşacağız inanın. Siz yüzünüzü güneşe dönün yeter.”

Helikopterleştirdiklemizden misin?

“Tunceli Ovacık ilçesinden gelen 10 köy muhtarı Başbakan Tansu Çiller’i mecliste ziyaret ederek, kendisine sorunlarını iletiyorlardı. Toplantıda İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ve Tunceli milletvekili Sinan Yerlikaya vardı. Köylüler; ‘köylerimizi devlet yaktı. Köy yakma operasyonuna, yukarıdaki helikopterler nezaret etti demeleriyle Çiller araya girdi: Her gördüğünüz helikopterleri bizim sanmayın. PKK’nın helikopterleri olabilir, Rus, Afgan, Ermeni helikopterleri de olabilir. Çünkü, bazen sınırı ihlal edip girebiliyorlar...’

Öyle ya Rus, Ermeni ya da Afgan helikopterleri; şöyle bir geçiverirken, Erzincan’dan tulum peyniri, Van’dan otlu peynir, Siirt’ten battaniye, Erzurum’dan oltu taşı, ağızlık, Bitlis’ten tütün, Gaziantep’ten mercimek köftesi, Şanlıurfa’dan lahmacun, Diyarbakır’dan karpuz alıp ülkelerine dönüverirler. Eğer pilotlar ehli keyif ise, Tekirdağ’a kadar uzanıp, rakıyı ihmal etmiyorlar...” (Basından)

***

yıl 1994

    yer Tunceli

yıkılan evlerimizin

    yakılan ormanlarımızın

        boşaltılan köylerimizin

           yanıt bulmayan çığlığı

“biz vatanız

    köylerimizi devlet yaktı

         gözleyen helikopterlerimiz

              kurt işareti yaptılar

                  yine geliriz dediler”

 

amerika görmüş / epey ekonomi okumuş

      hükümetin başı / başbakan çiller

            timden kurtulan / muhtarları yanıtlar

                yüzünde neşe

                      yanında devletin iç kapı gıcırtısı

                          menteşe

“işte bu / her zamanki yanılgınız

    tim ev yıkmaz / orman yakmaz

        kurt işareti / bir görsel parola

            anlamanız güç / çünkü devlet derin

                 muhtarlar / o helikopterler bizim değil

                     pkk rus afgan ermenilerin”

çiller çilelerle

    sözümüze güven

         ölümüze kefen biçilmez

 

örneğin

    suçlu-suçsuz

        silahlı-silahsız

            sağlam-hasta

                   genç- yaşlı / her yaşta

                        koynunda ölümün

hasılı dört bir yandan sarılmışız

     göçe zorlanıyoruz

          munzur süt anamız

             dersim coğrafyamız

                aşiret bazında ayırıp

                    kefene uygun biçilmişiz

 

Amerika’da “Kızılderili Adam” Anadolu’da “Dersim Adamı”

Kızılderili Reisin çığlığı:

“Washington’daki büyük başkan bize topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir haber yollamış... Biz onun istediğini eğer satmaya razı olmazsak belki o zaman da beyaz adam tüfeğiyle gelecek ve bizim toprağımızı zorla alacaktır.

Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz?

Ya da satabilirsiniz?

Ya toprakların sıcaklığını?

Havanın taze kokusuna, suyun pırıltısına sahip olmayan biri onu nasıl satabilir?

Kutsaldır bu topraklar benim ve milletim için. Yağmur sonrası ışıldayan her çam yaprağı, denizi kucaklayan kumsallar, karanlık ormanlardaki sis, vızıldayan böcek, bu dünyanın her bir parçası milletim için kutsaldır.”

“Bilin ki: Kızılderili adamın anıları ağaçların özsuyunda saklıdır...

Yüksek kayalıklar, yeşil çayırlar

Ilık sıcak vücutlarıyla taylar ve insanlar bizimdir.

Hepsi bizim ailemizdir...

Açlığın dünyayı saracak beyaz adam

Ve ardında çölden başka bir şey kalmayacak!” Hayvanlar insanları bıraksa, insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi? Hayvanların başına gelen insanlarında başına gelecektir... Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecektir. Toprak bizim anamızdır. İnsanlar toprağa tükürürlerse kendi yüzüne tükürmüş olurlar. Toprak insana değil insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içinde bir liftir sadece...

“Havanın taze kokusuna, suyun pırıltısına sahip değilsek, bunu nasıl satabiliriz size? Son buffalo da öldüğünde onları yeniden, geriye satın alabilir miyiz? Beyaz adam geçici iktidardır ve o kendisini tanrı, bütün dünya kendisinin olacağını sanmakta. Bir insan annesine sahip olabilir mi? Günlerimizin kalan kısmını nerede geçireceğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış ve yenilmiş gördüler... Birkaç kış ömrümüzün kaldığı bu topraklarda yakında matemimizi tutacak tek kişi kalamayacak. Ama niye ağlayayım? İnsanlar denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler. Biz gidiyoruz, ama beyaz adamında bir gün keşfedeceği şeyi şimdiden biliyoruz...”

  

Kızılderili Adam” “Dersim Adamıile örtüşür mü?

Biline ki, zaman fonksiyonu göz önüne alındığında “Dersim Adamı”nın başına gelen “Kızılderili Adam”ın başına gelmemiştir. “Beyaz Adam” “Kızılderili Adam”ın evini; hayvanını, erzakını, mahsulü ile birlikte yok etmiyor, ülkenin hazinesi olan ormanlarını yakmıyordu. “Beyaz Adam”ın güvenlik güçleri “Kızılderili Adam”ı bir yamaca götürüp öldürmüyor, ölüsünü kaya dibine, çalı arasına atmıyor, atını, katırını durduğu yerde vurmuyordu, yer göstermeden “Kızılderili Adamı” toprağından göçe zorlamıyordu. Bedelini ödeyerek arazisini satın almak istiyordu.

Dersim Adamı” ile “Kızılderili Adam”ın çektiği çile uğradıkları zulüm bir yerde örtüşüyor: İnsanından tutun, tüm canlıların doğayla bütünleşmesi, yıldızları kucaklayan dorukları, ana sütü gibi temiz ak ırmakları, güneşe, suya, toprağa bağlılıkları, yiğitlik, mertlik, cesaret, geleneklerine bağlılıkları doğurganlığa, dolayısıyla “anaya” verdiği öncelik, örtüşüyor. Kızılderili Adam’ın “buffalosu” varsa. Dersim Adamı’nın “dağ keçisi” var, Kızılderili Adamın zehirli oku vardı. Dersim Adamı şimdi silahtan yoksun (bir zamanlar mavzeri vardı), onun için zulüm ediliyor, saldırganı da sorgulanamıyor.       

Kızılderili Adam’ı asırlar önce namertçe, tekniğin üstün hilesiyle, doğasından ayırarak yok ettiler. Doğasından ayrılmaya dayanamadı, “Kızılderili Adam” kahrından öldü, nesli tüketildi de iyi mi oldu?

Dersim Adamı, demokrasi, insan hakları, kardeşliğin, birlikte, özgürce yaşamanın sevdalısı. Dersim Adamı’nı ancak bu “sevda” yok eder. Dersim Adamı için, egemen ırkçı “Beyaz Adam”ın, şimdi dünya halklarının tarihin çöplüğüne attığı Hitler’den kalma “bir üst kimlik” sevdası en büyük tehlike. Ülkenin sağduyulu insanları yönetimde etken olmazsa “Dersim Adamı” korunmaya alınmazsa demokratik özgür toplum da tehlikede.

Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadarda vicdan ve kültür meselesidir. İlkeli halen “gen” peşinde. Zaman içinde bu ilkel düşüncenin şoven milliyetçi egemenlerce devlet politikası haline getirilmesi, “tek soy” uğruna Doğu ve Güneydoğu üzerinde yoğunlaştırılan baskılar halkı kavururken, “Türk–İslam Sentezi” olarak Dersim’i çifte kavuruyor.

Türklüğü bir kan meselesi” olarak algılayan ırkçı egemenler önceliği kanda arıyor.

“12 Eylül” darbesi yönetimi Doğu’dan Kürtleri Batı’ya sürerken yerine Ağrı’ya Afganistan’dan 4.500 Türk ithal etmişti. Bunlara yer, köy ayırdı, ev bark verdi, aylık bağladı. Çünkü bunlar “sözde” aynı kanı taşıyordu!!

Beyaz Adam, Dersim Adamı’nı (Tunceli’yi) halen vuruyor, öldürüyor, evini yıkıyor, biriktirdiği emeğini, hayvanını, ormanını yakıyor, atını katırını da vuruyor, göçe zorluyor, bir tek kuruş vermiyor, gideceği bir yer göstermiyor. Bunlar cumhuriyet idaresindeki demokratik sosyal, “sözde” hak, hukuku anayasa ve yasalar teminatında olan bir devlette oluyor. Tuncelili vatandaş da, bu haksızlığı yapana “güvenlik gücü”, içine sindirebilen hükümete “devletin hükümeti” demeyi nasıl içine sindirebilir bilmem ki?

Bütün bu yaptırımlar öncelerden tasarlanmış, basına yansımış; Nihal Atsız, Alpaslan Türkeş gibi, “Türk” olma adına, insan varlığını yadsıyan, yeğleyen hayallerinin yaşama geçirmesidir. Bunlar, yakın geçmişte çokça tekrarlanan, ancak halktan onay alamayan; Doğu Güneydoğu coğrafyasında ki Kürtleri kovalım yerine Orta Asya’dan gelmiş Kazak, Kırgız Afgan Türklerini getirip yerleştirelim...” sapıklığının ürünü yaptırımlardır.

Nitekim Tunceli’deki devlet güvenlik güçlerinin halkı sürgüne zorlarken, halkın; “Nereye gidelim? sorularına “Malatya’dan öteye git de nereye gidersen git” yanıtları bu planın tamamlayıcısı oluyor.

Bu ilkel anlayışın getirisi egemen ırkçı politikası, ülkeyi tarihinde görülmemiş çöküşün eşiğine getirdi, halkı açlığa sefalete sürükledi. Türkiye’yi komşularından, dünya devletlerinden soyutladı. Birlik, beraberlik, dostluk, kardeşlik, insanlık aklı selimi nerdesin?

 

OZAN ÇIĞLIĞI BİR BAŞKA İMGEDİR

“Eyvah”

Dersim yüzyıllardır onurun direncin sembolü oldu. Dersimli her zaman iyinin güzelin yanında saf tuttu. Daha güzel günler, daha iyi bir gelecek, kardeşlik, dostluk ve sevgi dolu bir dünya için uğraş verdi.

Çürüme, çoğu zaman sessiz ve derinden işler; yavaş yavaş kişiyi ezmeye, duruşunu ve inançlarını zedelemeye başlar. Kişinin, artık iki tane sesi vardır, biri boğulmak zorundadır...

Gerçek hayatta seyirci yoktur. Herkes bir biçimde katılır yaşama. Susmanın, kayıtsız kalmanın da bir bedeli vardır. En ağır bedel de yıllardır, onur duyduğumuz, uğruna işkenceler gördüğümüz, hapisler yattığımız, diri diri yakıldığımız değerlerimizin kirletilmesidir.

***

“Unutmamalıyız ki

Zulmün hesabını tutmadık

Bebelerimize uzanan kara elleri saymakla yetindik.

Acı çığlıklarımız bizi ele vermesin diye Munzur’a gömdük

Genç kızlarımız bedenlerini uçurumlara teslim ettiler

Acılarımızı bulutlara sardık

Biz kan olup derelerde aktıkça

Kardelenler ağladı, nergisler boyun büktü

Sümbüller kaya diplerine saklandılar.

Asırlık çınarlarımız dayanamadı bunca ölüme

Keklikler kayalardan sekmez oldular

Ayılar inlerini güvensiz buldu

Alabalıklar elektrikle tanıştı

Meşe ateş toplarıyla”                                   (ekrem kaya).

***

Mezarlığın üstünde gün

Uzakta bıraktı çığlıkları

Kim bizim kadar sevebilir

Bu çığlık çığlığa doğan günü

Kanımızla boyanmış günü

Bu açlığımız, acılarımızdır

Binlerce yıldır süregelmiş

Öfkemiz, hıncımız, kavgamızdır                (kemal burkay).

***

...siz ölümü ne sanıyorsunuz. Geliyorsunuz her biriniz (... ) adını sessiz harflerle yazıyorsunuz Suçlu’nun; Okunmaz oluyor adı ve anıları... yırtılan bir çığlık oluyor haziran... Siz, ölümü ne sanıyorsunuz? Artık, uçurum değiştiren bir çığlık oluyor.

insan yakasındaki bu çığlığa

git kendine başka yurt edin

zencefil gibi örneğin

çığlığa kadar yalnızlaşacak daha

dağlarımda pepuğé usaré

ölsem dediğim oldu sığınıp şu lal çığlığıma

tanırdım ölümü bilirdim ölmesini bilinir o

yakılmış ormanımdan yıkılmış köyümün

enkazından ömrüm bilir çocukluğunu

dağ aldı eşgalimi saz aldı çığlığımı

şarkı sanıldım hey allah kandım ağıdıma

kırk yaşım o kutsal uçurum sızınca hayatıma

her an daha çocuklaşan yüzündeki yüzümden

üzgünüm her kabustan sabaha çıktığım çığlık

kalbim, dağlılar kadar düştüm pususlarına

çığlığa dönüşmeden susan fısıltı, üzgünüm

orada kayıplar ülkesi oluyor ağzın

annelerin çığlıkları doluyor ağzına, çocukları

vuruyor çünkü düpedüz munzur bir ırmak

olmuyor artık, ay şarkı söylemiyor, çığlık da ne

yalnızlığımız yoldaşlar kan tüküren çığlığımız

kıra kıra azlığımızı bu kan kurşunlarıyla ölen

balığın denizden yaprağın daldan koparılışı    (mehmet çetin)

***

Artık mezralar, köyler bir bir değil, on on, yüz yüz boşaltıyordu. Alev makinalarından kusan ateş yakıp kavuruyordu. Eski bilindik bir komuttu: “yak

sesin ve çığlığın duyulmadığı yerde

siyah mürekkebiyle üstümüze atılan sessizlik

bir mızrağı yutkunmak gibi

gövdenize girdikçe acıtan

dindirmediğiniz her acı

içimizde bir mezar

 

yaranda pençeler acın dilsizdir

ateş çiçekleri çığlık çığlıktır.

Gelirim

Serilirim sular gibi kıyına

Gelirim

Karışırım martıların çığlıklarına

Gelir sokulurum derin seher uykularına

 

Sığmaz ki zamana tüm konuşmalar

Ateşler kül olur sarılmayınca

Kapanan yaramda eski bir çığlık

Kendime yaslanır çekip giderim

 

kırlangıçlar çığlıklarını alıp gittiler

 

sanki dersinki

bağlamanın bir teli kopuk

eli kulağında ayrılığın

ozan çığlıklarda kalmış

....

Havada gül kokusu vardı o zamanlar

Ne zamanki süngülendi bebekler

Ve ben kahrolası gözlerimle gördüm

 

Aynı mavi göğün altındayız

Aynı güneş ısıtıyor bizi

Geceleri aynı ay

Niye öldürüyorsunuz bizi?                              (aydın öztürk)

 

***

“Hiddet, şiddet, dehşet, kan: İnsanlar ölüyordu (çocuk, kadın, genç, yaşlı... Nefretiydi birinin ötekilere, çıldırmıştı insanlar... Tutku, öç, kin ve çıkar tümü var... Oysa çiçekler solmamalı ağaçlar kurumamalıydı... işte orda, “İnsan Hakları” çerçevelenmiş duvarda duruyor...”

                                              (ismet kemal karadayı)

***

 

...munzur’ tutan türkülerimizle

yaşayıp gidiyorduk

 

mağdurların gözyaşınlarından akan kandı yenilgi

duymayan kulakların panzehiriydi çığlık     (özgün e. bulut)

***

Artık şiirler anlatmasın Dersim’i:

 

Birer hazin çekiştir bütün sokaklar

Ayrılık böyle mi başlar

Uzayıp gittikçe ben kıvrımında yolların

Göç olur Dersim

Yalnız kalır çocuklar

 

Şimdi orada

Doğduğum toprakların doğusunda

Dersim’ce asi güneşler ışımakta

Bir sen yoksun ırmak ırmak

Munzur’ca kanamayı öğrendim

Bir ben

Kural bilmez çocukluğumla

Yinede bir başka umut ki

dağlara

 dağlara                   (a.c. akyol)

 

Zap taşar Dersim koyaklarından

Sesleri kadife uçlu mermi

Ve günahına emanet edilmiş çocukların

Adağıdır mermi çiçekleri                 (murathan mangan)

 

Çocukların dudaklarında acı bir yangın

Ellerin oyuncak diye boş mermiler

Fırat’ın kollarına uzanmış da Munzur

Kızılırmak diye türküler söyler                       (adnan yücel)

 

Yoksanan Toplumsal Hafıza

Silinen Civarik Belleği

“Cıvrak”, “Civarik”, “Sarıyayla”; sırası ile bir dağ köyünün değiştirilen adları... Bu isimlerden çocukluk yıllarımızın anılarına, delikanlı umutlarımıza ev sahipliğini yapan Civarik, doğal olarak kuşağımıza düşünsel ve yaşamsal yönleri ile en yakın olanıdır. Bu değiştirilmeler bir anlamda bu köy halkının üzerinde esen, estirilen fırtınaların şiddetinin bir ölçüsü.

38 felaketinden sonra Civariklilerin okuyan çocuklarını, gözü gibi sakınmaları, el üstünde tutmaları, yüceltmeleri, korumaları, sevgiyi saygıya koşturmaları aşırılıklarını anlamak olanaksızdı. Bu ölçüye gelmez aşırı önem vermeleri; bu köy halkının uğradıkları yıkım, çektikleri çile, gördükleri zulme karşı olan bilinçli tepkisiydi. Başlangıçta algılayamadığımız, bununla elde kalan gelenek ve kültür değerlerini, yarınlara taşıma umutlarını, okuyan çocuklarının varlığında filizlendirdiğinin ayrımına zamanla varıyoruz.

Yöre halkının karşılaştıkları güçlükleri, başlıca iki bölümde değerlendirmek olası:

Birincisi, devlet edenlerin basiretsizliğinden doğan, baskı ve yasaklarla halkı; dil, kültür, yöresel gelenek, özgürlük, hatta yaşam haklarından soyutlama zulüm ve yaptırımları.

İkincisi, halkın sosyal gereksinmelerini elde etmek, yaşamını sürdürmek için; verimsiz, elverişsiz olduğu kadar hırçın doğa ile süren apansız savaşımı. Halk bu ikilem arasında, bir çeşit makasta, istenilen biçimde, kültür geleneği dışı biçilip şekillendiriliyor.

Osmanlı’nın yıkılış sancılarının yansıması, Rus ordusunun Doğu’dan Dersim’e dayanması, Ermeni çatışmaları, İstiklal Savaşı, 1938 talihsiz yıkımı, kanıksatılan jandarma baskısı, OHAL, gıda ambargosu yer ve köy adlarının değişimi vs... 80 yıl, kesintisiz çile ve baskı yıllarıdır.

Doğanın hırçınlığı ve güç koşulları altında ezilmenin yanında, yörenin ana dillerini yasaklama, etnik kimliklerini yadsıma; halkları birbirinden soğutmaya, vatandaşlara farklı yaklaşım, eşit davranmama, ulusçuluğu Turan ırkçılığına koşullandırma, demokratik cumhuriyet yapısının sürekli kanamasına neden oldu. Rejimin özü ile bağdaşmayan, uyuşmayan kanla besleme çabası demokratik sistemin gelişmesini dumura uğrattı.

Osmanlı’nın halk üzerindeki olumsuz baskı ve zulmü, Cumhuriyet döneminde de katlanarak devam ettirildi. Devletin kurtuluş aşamasında (ve Lozan’da) esas unsur olarak kabul edilen iki halktan birinin varlığının, kurtuluştan sonra yadsınma; cumhuriyet ilkeleri, demokrasi gereksinmeleri, insan hak ve özgürlüklerinin dışlanmasına vardırıldı.

Kendi halkının geçmişini, tarihini, kültürlerini reddeden, kendi halkının birikim ve potansiyelini yok sayan, kimi zaman potansiyel suçlu gören, kendi vatandaşları arasında farklılığı ön gören uçlara göz yuman, hatta yardımcı ve yataklık etmeyi yeğleyen, göze alan, alabilen bir sistem, elbette ki başarılı olamazdı, olamadı da.

Çağdaş olma, çağı yakalama, bilimsel olmayı zorunlu kılar. Hitler’den kalma “üst kimlik” şoven milliyetçiliğinin bedelini Almanların en ağır şekilde ödediğine yakın tarih tanıktır. Egemen erkin ırkçılığı, kullandığı sloganların tersine yaşam bulmasıyla, yanlışlıkları saptanmış durumda. Globalleşen dünya ırkçılığın geçersizliğini kanıtlar.

Vatandaş olma mutluluğunu; “ne mutlu Türküm diyene” yükleme, ulusçuluğu “Turan ırkçılığına” koşullandırma; ayrımcılığın, bölücülüğün, yoksulluğun, dolayısıyla geri kalmışlığımızın başlangıcı oldu. Ülkenin kalkınması, demokrasinin işleyişi, vatandaşların devletine olan güvenine bağlı. Bu nedenle sistem, bu ırkçı tıkaçtan kurtarılcaya dek gerileme rotasından seyir eder.

Devletin temellerini atanlar bunun ayrımındaydı. Turancılar, “Kurtuluş Savaşı”na karşıydı. Yunanların İzmir’e girişi, Turancıları sevindirmiş, umutlarını yeşertmişti. Bu nedenle cumhuriyet kurucularının dışladığı “Turan ırkçıları” yeraltı teşkilatına dönüştü. Ancak devlet kurulduktan sonra atağa geçen “yeraltı ırkçılığı”, milliyetçi militarist bürokrat taraftarla, demokratik cumhuriyete, şoven milliyetçiliği egemen kıldı.

Toplumu geçmişinden arındırma, geleneksel etnik değerlerinden uzaklaştırma, halkların kardeşliklerini dışlama, vatandaşı farklılığa itme, çift standartlı yasalarla “kurtlaşmayı” özendirme, güçlendirme “üst kimlik” (üstün ırk) savı, çağ gerisi ilkel bir milliyetçilik anlayışıdır.

Yer ve köy adlarını değiştirme, halkın geçmişiyle olan bağlarını kesme, toplumsal hafızayı yok etme, “derin devlet çeteciliğinin” ilk adımı oldu. İçte faili meçhul cinayetler, bankaların paylaşımı, bataklar, vurgunlar, soygunlar, krizler... “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” öğretisi ile ülkeyi yalnızlığa sürükleme, alemi “düşman” görme, süper ırkçı iktidarın getirisi oldu.

Civarik Köyü’nün doğusunda “Hardif” Köyü, batısında “Kimsor” Köyü var. Civariklilerin bu iki köy hakkında, bu iki köyün de Civarik Köyü hakkında hafızaları silik. Örneğin 90 yıl öncesine kadar “Hardif” yerleşim yerinde; konuk evi, papazı olan iki büyük kilise ve 300 Ermeni ailesinin yaşadığını, Avrupalı gezginlerin anılarından öğreniyoruz... Oysa çocukluk yıllarımızdan bu yana “Hardif” Köyü’nde “Maskanlı” kavmin yaşadığının canlı tanığıyız...

Maskanlı”larla Civariklilerin evlilik dahil, ekonomik, sosyal dayanışma, kirve-sağdıç benzeri inanç bağları gibi çok yakın ilişkileri bugüne değin devam ediyor.

Ne ki yerel toplum hafızası, 300 Ermeni ailenin bu kısa sayılacak zaman içinde ne olduğunu, yerine bu yeni kavmin, hangi koşullarda buraya yerleştiği, Hardifi nasıl elde ettiğini aktaran bir kaynak-hafıza yok, silinmeye bırakılmış.

Canlı varlıktan öte, konu edilen iki tarihi kilisenin yerleri de gözden uzaklaştırılmış...

Hardif”’in yeni sahiplerinin oturduğu yerin, ektiği tarlanın, biçtiği çayırın, suyunu içtiği pınarın, bir öncesi, bir geçmişi, bir tarihi var... Bu güzelliklerden yararlanma, onu bir sonraki kuşağa taşıma mutluluğu, geçmişini öğrenmek, bilmekle gerçekleşir. “Geçmiş”, toplum hayatında bir çaba, bir emek bir deneyimdir. Geçmişi olmayan bir varlıktan söz edilemez.

Bu varlık insansa, yadsınamayan duygu düşünce duyarlılığı önemini katlar. Toplum kültürü; toplulukların bireyleriyle bir önceki kuşaktan edindiklerini bir sonraki kuşağa taşımakla gelişir.

Doğa geçmişinden kopuk değildir. Doğanın hafızası, belirlemeleri, kalıntıları var. Örneğin bir ağacın yaşını öğrenmek olası; ağacı keser, kesitindeki halkaları sayar, o ağacın kaç yıllık olduğunu kolaylıkla belirleyebilirsiniz.

Ne var ki kestiğiniz ağacın yaşamı fiilen sona erer. Yani geçmişini tüketirsiniz: O ağacın gölgesinde bir daha oturup dinlenemez, dallarını kesip çit yapamaz, odun yapıp yakamazsınız. Yapraklarının renk değişim güzelliğini gözleyemez, yeşilden sarıya dönüşümünü izleyemez, hışırdamalarının çekici armonisi altında kendinden geçip rüyalar aleminde gezinemezsiniz... Zaman aşımında da bu ağaçla ilintili bir gözlem veya bilgiden söz edemez, geriye silik bir bellek kalır. Ağaç yerine insanı koyun düşünün, şiddetle irkilirsiniz.

Civarik benzeri tüm yöre köylerinin, geçmişindeki kültürden, varlıklarından koparılması, geçmişi tüketilen böyle bir ağaçla çok benzeşimlidir. Bir kuşak öncemizi bırakın öğrenmeyi, yakın olayları; çoklarımız baba ve de amcalarımızın nerde nasıl olduğu ya da öldürüldüğünü öğrenmeye karşın yılgın ve suskun...

Bu yılgınlık, asimile edilme ve olma ayıbı, insanı haslet ve değerlerini çürütür. Bu çürümüşlük, “Dersim” örneği, ölümle sonuçlanma hali, ardıllarının dünyasını karartır. Sürekli sineye çekme çaresizliği, hayatta kalanların bilinç yollarını tıkar, vefa duygularını incitir, yüreklerini çoraklaştırır, onurunu ayak altına alır. Yaşamak veya yaşamamak çizgisi çakışınca, yaşamak önemini yitirir ve “ölüm hoş geldin” olur.

Her şeye karşın daha da acı olan, insanın ana dil ve yöresel gelenekleriyle bağlantısının kesilmesine kendinden, bir uzvundan, bir “can”dan kopmasına alıştırılmış olması.

Gerilere baktığımızda geçmişin yapıcı ve de öğreticiliğine tanık oluyoruz. Kirletilen toplu değerlerin yenilendiğinin kaçınılmazlığını, çağın ve insanlığın gerisine itilmişlikten kurtulmasını sağlayan, doğruya, güzele, esenliğe eriştiren yine insandır. Zulmün arttığı, insani değerlerin ayaklar altına alındığı, her karanlığın sonunda ulaşılan kurtuluş rastlantı değil.

Civarik, ender görülen bu yoğun zulmün koşullarını yaşadı. Bu korkunç ortamda yaşam bulan kuşak, direnme gücüne sahip yeteneklerini geliştirmekten de geri kalmadı. Yetenekleriyle; evine, köyüne, iline, ülkesine sığamayan “değerler” yetiştirdi.

Ne ki Civariklinin birlikte kuzu güttüğü, çelik çomak oynadığı, birlikte sosyal ilişkilerini geliştirdiği, başarılı, lider özellikleriyle gurur duyduğu, hayranı olduğu, özendiği, kendinden bir parça bildiği, sıcaklığını ruhunda duyumsadığı, evlat, kardeş, baba, akraba, eş ve dostları... Onun gibi birçok değerli evladını; yeterince anlayamadan, olduğunca doyamadan, gereğince belleklerine, toplumsal hafızaya geçirmeden yitirdi...

 

Dersim Çığlığı Ülkeyi Sardı

Ülke yönetimini yüklenen üç partili koalisyon hükümeti, ülkenin çıkarlarını gözeten hiçbir konuda tam düşünce birliği içinde değil. Bütün çabaları, egemen olmaları ile elde ettikleri çıkarları başkalarına kaptırmamak, halkın milli duygularını istismar eden, ayrı kulvarda da olsa, ırkçılık yarışlarını kamuoyuna yansıtmayı canlı tutmak, uyumlu görünmek için de birbirlerine ellerinden geldikçe bol “tavizler” vermek. Bu da devlet sisteminin kilitlenmesi; ülkenin gün geçtikçe biriken sorunlarının büyümesi, kısa sürede önlerindeki bendi yıkma durumuna getiriyor. Hükümet içinde ayrı tondaki söylemler, devlet bankalarını, milli kaynakları paylaşım çabaları, yasaları yoksul halka karşı rafa kaldırma, her bir koalisyon ortağının kendi parti çıkarını ülke çıkarları üstünde tutmaları ülkeyi yaşanmaz duruma sokuyor.

Yargının eli-kolu bağlı, yasalar işlemez; güvenlik-kolluk güçleri, kime, niçin, nasıl uyacağı şaşkınlığı işin içine girince işler, çete-mafya ve onların başındaki kanun kaçakları “Reis”lerin eline geçiyor. Yaşanan olaylar devlet yönetiminin bu tip “reis” etkinliğin olduğunu resimliyor.

Ülkemiz bu kötü ırkçı, başarısız yönetimden dolayı; “Soygun-vurgun-talan” kanıksanmış durumda. Gün; “devletin malı deniz, yemeyen domuz” günüdür.

Soygunların, haksızlıkların altın çağını yaşayan ülkemizde artık krizsiz bir gün geçmiyor.

 a) “Şike çetesi kımızı”

Milliyet buldu polis bulamadı:

Milano’da bulduğumuz şikeci Ali Fevzi Bir için Emniyet Genel Müdürlüğü “kayıtlarımızda yurt dışına çıkmamış görünüyor” dedi:

Susurluk davasında yargılanarak hapse mahkum olan ve önümüzdeki günlerde cezaevine girmesi gereken “şike çetesinin baş kahramanı Ali Fevzi Bir” hakkında iki ayrı yurtdışına çıkış yasağı bulunduğu ortaya çıktı. Bir’in İtalya’nın Milano kentine yasadışı yollarla kaçtığı belirlendi. İstanbul 6 No’lu DGM tarafından 2001’de İstanbul Emniyet Müdülüğü’nün isteği üzerine mahkeme kararına istinaden yurtdışına çıkış yasağı konduğu belirlendi.

İçişleri Bakanlığı kaynakları Bir’in en son 21 Kasım 2000’de İstanbul’dan yurtdışına çıkış yaptığını belirtti. (Milliyet)

b) “Şerefsizler” krizi

Ters yöne giren oğlunu polis çevirince çılgına dönen İçel Emniyet Müdürü, telsizden polislere “şerefsizler” diye hakaret etti... Vali Akif ile Emniyet Müdürü Turgay Pamuk’un oğulları kuralları hiçe sayıp kentin göbeğinde tersyöne girdiler. Polis otoyu durdurunca Çağlar Pamuk, “Emniyet Müdürü’nün oğluyum” diyerek ekibe çıkıştı. Sadece yasaları uygulayan polis, “kimliğiniz yok emniyete gideceksiniz” deyince kıyamet koptu. (Sabah)

İşte ülkemiz yönetiminin şah damarını zumlayan, görkemli iki görüntüsü, son iki yılda yaşanan “skandal-krizlerle vurgun, talanların korumalı “Reis” yönetiminin bir başka somutu.

Reis papağan

Adamın biri papağan satan bir dükkana girer. Bakar, papağanların ederleri 200-300 dolar civarında. Biraz daha ilerleyince üç ayrı kafes gözüne ilişir. Üstündeki etiketlerinde sırayla 1.000-2.000-3.000 dolar yazılı. Merakını gidermek için satıcıya yaklaşır sorar:

- Bu 1.000 dolarlık papağanın özelliği ne? Satıcı;

- Bu papağan bilgisayar biliyor.

- Peki bu 2.000 dolarlık papağan ne biliyor? Satıcı;

- O bilgisayar uzmanı ve programcısı

- Peki bu 3.000 dolarlık papağan ne biliyor ne iş yapıyor? Satıcı;

Beyim onun ne iş yaptığını pek bilen yok. Hiç konuşmaz, görünürde bir iş yaptığı da yok. Ancak bu diğer iki papağan ona “reis” diyor.

Cumhuriyet Hükümeti yönetimi korunmalı “Reis” görüntülü: Kartal-Balina-Paraşüt-Hayal-Matador-Kasırga 1-2-3-4 Serhat-Sis-Fırtına-Bufallo-Beyaz Enerji-Hasat-Perde 1 ve saymakla bitmeyen vurgunların, savcıların (Jandarma yardımıyla da olsa) suçlularıyla ortaya çıkarılmasına yönetimin destek vermesi beklenirken; Başbakanın “içine sindirdiği” için olacakki “Bunlar koalisyon ortağımın sorunları” diyerek savcılara gözdağı vermesini” anlamak, kendi deyimiyle “olası değil.

 Hükümetin, tüm direnmelere karşın kamuoyu tepkisine dayanamayıp 4-5 bakanın görevinden zorunlu ayrılması ile “Soygun vurgun bitti” perdelenmesi, aç insanların çığlığını dindirmeye yetmedi. Başbakan Ecevit’e kasa atılmasıyla başlayan aç insanların çığlıkları karşısında “Başbakanlık binasının” zırhı namluların koruması altına alınması, hükümetin halktan uzak tutulması zorunlulukları, “Reislerin” işlevlerini kolaylaştırdı. Banka hortumlamaları, milyar dolarlarla ifade edilen vurgunlar, soygunlar yapanların yanında kâr kaldı. Bu işlerin meclisteki siyasi ayağı, çıkardığı af kanunu ve zaman aşımını ile yasallaştırılması çığlıkların yükselmesine neden oldu.

Ali Fevzi Bir hakkında, derin devlet hüneri “Susurluk” gibi bir davadan mahkumiyet kararı ile iki DGM, iki ayrı yurtdışına çıkış yasağı kararı var. Bu kişinin “Şike” Çetesi Reisi olduğunu belirleyen telefon konuşmaları yayınlanıyor, dosyası mahkemelerde dolaştırılıyor yinede kaçmaması için bir önlemi alınamıyor.

Ali Fevzi Bir, bu arada yurt dışına kaçıyor. Emniyet, “yurtdışına çıkmadı” diyor. Milliyet Gazetesi muhabirleri ikinci gün Ali Fevzi Bir’i Milano’da buluyor, konuşuyor. Edinilen bilgilere bakılırsa “beş bin dolar benim günlük masraflarıma yetmiyor” diyen Ali Fevzi Bir’in, bu işte yalnız olmadığı, ayrıca “Ne yaptımsa devletim için yaptım” demiyor, ancak “ne yaptımsa yetkililerle birlikte yaptım” diyor ve üstelik üstü kapalı tehditlerde bulunuyor. Bu denli açık soyguna karşı insanın sorası geliyor; Nerede yargıya saygınlık, nerede kolluk kuvvetleri, nerede görevliler, nerede yönetim, nerede hükümet?

Yargı “Susurluk”u mahkum etti, ne ki bir kolu Mecliste dokunulmazlık zırhı altında, yargılanmasına olanak sağlanamıyor. Bir diğer kolu Mafya, “Çatlı’nın eski şoförü Habit Aslantürk şike çetesinin içinde, para ve kadın karşılığı futbol hakemlerini satın aldığı” saptanıyor. “Dilek Uzun ve birkaç hanım, maçları idare eden hakemlerle “Birlikte” olduklarını, karşılığında parayı Ali Fevzi Bir’den aldıkları” gazete manşetlerinde uzun süre sıcaklığını koruyor.

İçel Emniyet Müdürü’nün ehliyetsiz-kimliksiz, ters yola giren oğlunu doğru yola sokmaya çalışan görevli polislerine “Şerefsizler” demesi, Valinin polisleri azarlaması, amirlerini sürdürmesi, tüm ülke işlerinin “terse” sokulduğunun en belirli kanıtıdır. Bu “Reis” tavırlı idarede, yurtdışına çıkması yasaklanan suçluların yeni suç işlemeleri, yargıdan kaçmaları, kurtulmaları kaçınılmaz oluyor.

Başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz’ın; AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer –AB’nin istediği atla deve değil. Cesur olalım. Kürtçe eğitim serbest olmakla bölünmeyiz” söylemine diğer Başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli; “Demokrasi havariliği, önyargılı, çarpık kafalı, seviyesiz” demesi (1 Şubat 2002 Hürriyet). “Uyum görüntüsü için” taviz üzerine taviz veren, hatta “ses çıkarmasın diye ayaklarını yerde sürdüğünü” bile söylenen “bensiz hükümet olmaz” düşüne takılıp kalan bir başbakan, “Reisler” cennetinin padişahı sayılır.

Yazdıklarını mantık ve vicdan süzgecinden geçirmeden yazan: Bir gün yazdıkları “akları” ikinci gün “karalayan” çifte standartlı, gündem değiştirici, yemci köşe yazarları, devletin arşivlerine kanatlarını kaptıran kuşbeyinliler, siyasi egemen erkin pisliğini gagalamayı hüner sayan, ezberci papağanlar, ülkenin gerçeklerini görmemek için başını kuma sokmayı alışkanlık edinen devekuşları, eyyamcı medyanın ülkenin bugünkü çıkmaza getirilmesindeki katkıları inkar edilemez! Böylesine uyumsuz bir hükümet ve yetersiz medya, ancak ırkçılıkta, eşitsizlikte, haksızlıklarda birleşebiliyor. Bu da çığlıkların nedenleri oluyor.

“Reisler-çeteler-mafyalar çöplüğünde otlanan, bir taraftan da yönetimle çıkar ilişlisi sürdüren bu kesim, çıkarlarını korumak için “Kürtlerin anadilde eğitim” istemlerine karşın Kıbrıs, Bulgaristan, Romanya ve Iraktaki Türk asıllılar için öne sürdükleri insani istemlerin, “Kürtler” içinde doğal olacağını ifade etmekten veya yazmaktan kaçınmaktalar. Aklı selim nerdesin?

Türk-Kürt, Sünni-Alevi ayırımını, Türk-İslam Sentezi bazında, tek taraflı ırkçılığı pompalayanlar, tüm ülke halkını acı bir sona ulaştırdıklarının ayırdın da değiller.

Son iki yılda başka ülkelere sığınanların artışı ikiye, hatta üçe katlanmıştır. Avrupa ve diğer kıta ülkelerine sığınan sığınmacılar, soyunun “Kürt asıllı olduğunu”, inançlarını, “Alevi olduklarını” ileri sürmek zorunda kalmıştır.

Örneğin Kanada’ya sığınanların %80’i Türk asıllı. Ancak bu sığınanların %100’ü “Kürt asıllı olduklarını “ve bunların % 60-70’i de “Alevi olduklarını” ifade etmiştir.

Bunlara ait dava dosyalarda Güneydoğu-Doğu Anadolu doğumlu olmayanların “Kürt oluş” çabaları, ciltleri oluşturabilen mizahi savunmaları içerir. Bu bir zulüm, buna neden olanlar utansın. Bunlar birer “Çığlık”.

Dersim’ de, Doğu-Güneydoğu’da başlatılan Çığlıklar ülke geneline yansımış, tüm ülke halklarını sarmış durumda. Acıları yoksulun yüreğini yakıyor, “Dersim Çığlığı” ülke dışına taştı, dünyayı sardı, yeter artık!

 

 

II. BÖLÜM

TÜRK IRKÇILIĞI

 

 

PARANOYA

 

turan” bir paranoya

    paranoya ya akın var

 

gözü namluda

   yüreği kanda zulmün

       usu soya yenik kafatasçı

           çıkmazının burgasındaki egemen

                  sürekli savaş atını mahmuzlar

terkisinde “bir üst kimlik”

    hitler’den kalma “paranoya

       ergenekon’a dört nala

          “bozkurt” kanlı sevda

              paranoya’ya akın var

 

mevsimlerden sonbahar

    erzurum örtünürken kar

        palandöken geçit vermez “akına”

            “sözde” kutsal turan adına

                siperlerde doksan bin asker donar

                   paranoya’ya akın var

 

hitler almanya’sına çeyrek kala

   “akıncılar” düşer yola

        serüvenci enver paşa

           pratiği osmanlı av partileri

              ulaştıramadı kurt anayaseferi

ırkçılığın bu apoletli eri                                       

    uludu dağa taşa    

        çağdışı bir temaşa

            paranoya’ya akın var

 

kardeşliği / insanlığı / hak hukuku / dışlayan

   ırkçı erkin / “damarlarındaki asil kan”

      kaçırdı ayarı / yüklendi sağa sola

        “insan haklarını” astı / arka duvara

soygun” / “vurgun” / “battı” / “batacak vatan”

   halk çıkmazda” / sık nefes lira kalpazan

      “ne mutlu türküm diyen” perperişan

            paranoya’ya akın var

 

egemen “şahin”

    devlet “derin

        ülkü turan

           yol “ince uzun”

              anadolu’dan orta asya’ya kadar

                  “ıraklarda aranan vatan”

                      paranoya’ya akın var

 

nallar kıvılcım / atlar gem tutmıyor

   sınırlar çitlenmiş / aşılması güç

      toprak yorgun / nafile vurgun

          “ülkeyi soyan” / “önce vatan” diyen

              “mahallesinin haracına ilk el koyan”

                  “ülkücü / türkçü egemen”

                      anadolu’ya akın var

 

şahinin” düşünde güvercin

    coğrafyası ile avlanmaya uygun

         “akın” geri / yumuşak karından içeri

            vahşetin kırbaç yeri

               “dersim dört dağ içinde

                    “sorgusuz dersim seferleri”

                        paranoya’ya akın var

 

kan ve gözyaşı sinen toprak

       “dersim özel time teslim”

            “kimliğe inkar”

                   “anadile yasak”

                        “gıdaya ambargo”

                                “inançta çağ geri”

                                      “potansiyelli suçluluk”

                                        dersim’in kaderi

                                               paranoya’ya akın var

 

yaşamı jandarma belirler

   “iki kilo un

       bir paket çay

         yarım kilo şeker

           soluklanma” bedeli

             paranoya’ya akın var

 

dünyanın en büyük hapishanesi”

   “yasak kent tunceli”

       “türk-islam sentezi”

           “kıbrıs dayatması”

                  “düşük yoğunluklu savaş” ederi

15 yılda 40 bin ölü”

      “400 milyar dolar”

         “kriz-soygun-vurgun

             “kürde özgürlük”

                 “savaş nedeni”

ülkenin

    a’dan z’ye düzeni

        a b de kriter engeli

            uyumlar paket paket

                paranoya’ya akın var 

 

IRKÇILIĞIN BELGESİ

“Oğlum Yağmur

Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetimi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi iyi tut iyi bir Türk ol.

Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır.

 Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır

Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.

Japonlar, Afganlar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.

Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abhazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerdeki düşmanlarımızdır.

Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.

Tanrı yardımcın olsun.

4 Mayıs 1941 Nihal Atsız      (belge 10-1)

 

Bin yıldır birlikte yaşayan yoksul Anadolu halkının bir bölümünü “Türk” veya “Ne Mutlu Türküm Diyene” ayrımcılığı ile mutsuzluğa açlığa sefalete, “Türk’ün Türk’ten başka dostu olmaz” saplantısı ile içte ve dışta yalnızlığa sürükleyen, milletleri ve devletleri “düşman” bilen bu çağdışı faşişt-ırkçı anlayış belgesi, “Devlet görüşü” olarak karşımıza çıkıyor.

2. Dünya Savaşı’nda doruk noktasına erişen milliyetçilik akımı, Hitler ve Musollini’nin ölümüyle dünyada etkinliğini yitirdi. Ne ki Hitler’in maddi yardımıyla ülkemizde temeli atılan yeraltı milliyetçiliği, “Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan ve kültür meselesidir” algılanması, ırkçılığın yeni kurulan cumhuriyetin öğretisi ile harmanlanarak demokrasiye geçilmesi, demokrasimizin çıkmazı oldu.

İlkokuldan öğretilen ayrımcı, tek unsurlu ulusçuluk; “Türküm, doğruyum, çalışkanım” ezberli ırkçılık, bugün de “Türk-İslam Sentezi” ile devam ettiriliyor.

Bugün ülkemiz demokrasisi, insan hak ve hukukundaki tekleme, AB’ye girme güçlüğü, Türki devletler, Türk diye insanını ithal ettiğimiz kardeş Afganistan dahil, Rauf Denktaş’tan öte kimseye kabul ettiremediğimiz Kıbrıs, ülkemizin tüm komşularıyla olan anlaşmazlıkların hepsi, bu ırkçı görüşün “dış düşmanlarımız” görme kaçınılmazları.

“İçteki düşmanlarımız” diye ayrım yapılan vatandaş kesimi yararlanır diye, karşılanmayan demokratik gereksinmeler, hak-hukuk kısılırken, yaşama geçirilen kişiye özel yasalarla, tüm halkın sefaletine yol açıldı. Demokratik gereksinmeleri dillendiren vatandaş kesimine; “bölücü-terörist çakıl taşı edebiyatı ile “ayırımcı” suçlaması ülkeyi çetelere bırakmanın “kolay” yolu, kalkanı oldu.

Bu perdeleme altında “içteki düşmanlarımızdır” üzerindeki sömürü ile yetinmeyen ırkçı egemenler, “mahallesinin haracına” yöneldi; memleketi faili meçhul cinayetlerle kana buladı. Birlikte yaşamaya alışmış halkın milli duygularını sömürerek “şehit kanları” yüzü hürmetine iktidar olanlar; “derin devlet” anlaşılmazında oluşturulan, “korucu, çete-mafya, devlet, emniyet el ele”, halkı devletiyle açmaza sürükledi. İlk iş olarak, devlet bankaları koalisyon bakanları arasında paylaşıldı. Böylece devleti “ilk” soyanlar “önce vatan”, diyenler oldu.

“Uluslararası Şeffaflık Örgütü”nün raporu, Türkiye’de ekonomi ve toplum yaşamını kemiren yolsuzluğun azdığı, son bir yıl içinde Şeffaflık listesinde on sıra birden gerilediği, Türkiye’nin, yolsuzluğa bakılarak yapılan “şeffaflık listesinde 102 ülke arasında 64. sıraya düşmesi, bunun en açık kanıtıdır.

Ülkedeki vatandaşların bir bölümünü “içteki düşmanlarımız” görmek, sıranın yazıldığı ve belirtilen şekilde yaşam bulması; Devlet gücünü kullanan icraatçı yetkili Nurettin Paşa’nın Türkiye’de ‘zo’ diyenleri yok ettik, ‘lo’ diyenleri de ben kökünden temizliyecegim” demesi, 1915’lerden sonra Kürtlerin yadsınması, “ayırımcı-terörist-bölücü” ilan edilmesi rastlantı olamaz. Bu açıkça 40’lı yılların ilkel ırkçı planlanın sürdürülmesi olur.

Kıbrıs, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya’daki Türkler, hatta Irak’taki bir avuç Türkmen için, ancak bugün sahiplendiği “demokratik hak ve özgürlükler” istemi gibi haklı bir duyarlılığın benzerini, yıllarca birlikte yaşadığı Kürtler için gösterilmemesi sosyal, demokratik bir devlet için utanç vericidir.

Kimi devletlerin “Ermeni soykırımı” savı karşısında tüm medyamız egemen erk önderliğinde, “sözde Ermeni soykırımı” diye tek sesliliği yeğlerken 1994’te Dersim’de evlerin, köylerin yıkılması, halkın yerinden yurdundan göçe zorlaması karşısında, dönemin Başbakanın, eşine az rastlanır bir pişkinlikle; “Bu evleri PKK, Rus, Ermeni helikopterleri yıkıp yaktı” gafı bu ırkçı politikanın yürütüldüğünün “suçüstü yakalanmanın” yansımalarıdır.

Bu devleti, Türk ve Kürt halkı başta olmak üzere tüm Anadolu halkları birlikte kurdu, birlikte de koruyacaklar. Kürtlerin kendi kimliği ile tanınması, anadili ile konuşması, kültürel hak ve istekleri, vatandaş, hatta insan olmanın koşulları kapsamında ve asgari demokratik istem çabaları birlik istemlerinden kaynaklanmaktadır. İnkarcı politikalar, hukuk dışı çifte standartlı yasalarla; “bölücü, ayrılıkçı, terörist” suçlaması, ezilmesi haksızlıklara uğraması; dış ülkelerde ezilen Türklerle aynı paralellikte. Bugün Irak Türkmenleri için gösterilen “haklı” hassasiyet ve yakınlığın Kürtler için de gösterilmesi kadar doğal ne olabilir? Olamıyor, gösterilmiyorsa bu eksiklik, ayrımcılık değilse ırkçılıktır.

Gelinen noktada devlet ırkçı egemenlerin kuşatması altında. “Şahinler” halkın sefaletini savaşla perçinlemek düşüncesinde, bazı yasal partiler üzerinde ki baskısı, TBMM’de temsilini engelleme çabaları, “halkın egemenlik hakkına” gölge düşürmektedir.

Mazlum milletlere öncülük eden, yol gösteren, içte ve dışta barışı ilke edindiğini belirten bir devletin, ülkemiz dışındaki bir halkın özgürlük, sömürüye, kimyasal silahla ölümlere, emperyalizme karşı kurtulma çabalarını, bir aşiret ağası edası ve hafifliği ile “savaş nedeni” sayması insanı boyuttan uzak, ilkel ırkçılık dışında, başka bir düşünce ile değerlendirilemez.

Bu tipik davranış bir devletin politikası olamaz. Bu düşünce, cumhuriyet adamlığına değil, aşiret adamlığına bile yakışmaz. Bunlar, büyük bir devleti, belli bir zaman için yöneten ve bu büyük devletin çapını küçülten küçük çaplı insanlar olarak tarihe geçecektir.

Bu gerçeklerin altı, zaman içinde medyamızca da çizilmektedir.

- “Avrupa” Hitler’in yükselişiyle birlikte, ırkçılığa dayalı milliyetçilik Türkiye’de de canlandı... Bu sürecin en ünlü adı Nihal Atsız’dır. Atsız, ırkçı Turancı görüşleri savunurdu. Alpaslan Türkeş bu süreçte yetişti.

12 Eylül 1980’de başlayan darbe yönetimi “Türk-İslam Sentezini devletin resmi görüşüne dönüştürdü... O zaman gözaltına alınan Alpaslan Türkeş durumu şöyle özetlemişti: Biz hapıshanedeyiz fikirlerimiz iktidarda.” (İlhan Selçuk)

- Değişik bakanlık görevlerinde bulunan eski hükümet sözcülerinden Yıldırım Aktuna:

“Özel Tim Kürtlere kötü davrandı. Bunu Türk milliyetçiliği ile çözemezsin. Karşınıza Kürt milliyetçiliği gerçeği çıkar.

Yıllarca bu ülkedeki işkencenin üstü emniyet tarafından örtüldü. Çünkü bu uygulama mesleğin gereği olarak kabul ediliyordu.”

TSE Başkanı M.Y. Arıtürk, devlet kaynaklarından yararlanarak Turan milliyetçiliğini işleyen bir kitap yayınlar.

- “TSE’nin çıkardığı Türk ve Türklük (1994) bir devlet kuruluşunun başındaki kişi, Cumhurbaşkanı, milletvekillerini, bakanları, general ve valileri ‘onlar’ ve ‘bizler’ diye ayırma cesaretini gösterebiliyor. Onlar dediklerini jurnalcılıkla utanmazlıkla suçluyor, sonra daha ileri gidip Türk olduğunu söylemeyenlerin vatandaşlıktan çıkarılıp sınırdışı edilmelerini teklif ediyor ve bu kitap senelerden beri devlet yayını olarak elden ele dolaşıyor”. (Murat Bardakçı)

Devletin Dersim Mantığı

“ANAP lideri Yılmaz’dan Kürt sorununa karşı üç yol...

1) Kürt kimliği yok sayan ve yalnız şiddet kullanarak karşısındakini her türlü yolla ezmeyi öngören yaklaşım. Buna “Dersim mantığı” da denilebilir. Şaşırtıcı, ama bu mantığa sahip çıkabilenlere, hem sivil hem askeri çevrelerde hâlâ rastlanabiliyor.

2) İkinci yaklaşım “Dersim mantığı”nın tam tersi. Bütün ağırlığı kültürel hak ve özgürlüklere veren bir mantık bu. Terörle mücadeleyi biraz daha arka plana atan, demokrasi ve insan haklarıyla düşmanı tecrit edip avlamayı hedef alan bir strateji.

3) Üçüncü yola gelince burada önce güvenlik, önce terörü bitirmek deniyor. Kültürel hak ve özgürlükler erteleniyor. Huzur ve güven sağlamadan önce yapılacak düzelmelerin “düşmana taviz” olarak görüleceğine ilişkin mantık burada kendini gösteriyor.

Özal da, ben de başlangıçta ikinci yaklaşımı esas almıştık, başbakanlık koltuğuna otururken... Sonra üçüncü yolu seçtik...

... askerler Türkiye’nin “bölünmesi”yle ilgili gördüğü Kürt sorununu Cumhuriyetin kuruluşundan beri sivillerle hiçbir zaman bırakmak istemedi. Bu konuda sivil siyaset kurumuna, sivil bürokrasiye hiç güvenmedi.

“Kürt Realitesinden söz eden Demirel bir daha “Kürt Realitesi” sözünü hiç ağzına almaz.

Niye?

Asker ağır bastıda ondan...

Veya Dersim’e yapılan zulme taraf olmadığını göstermek için 1988’de: “Demokrasi lazım, zulmü kaldırmak, yoksulluğu yenmek lazım” ve “Kürtler 500 yıldır asimile edilmemiştir, bundan sonra edilemezler” diyen Demirel, 1990’da: “Atatürk milliyetçiliğinin biraz şoven yanı vardır, yer yer biraz ırkçılık kokar” (Hasan Cemal, Kürtler, s. 55)

 

 

CUMHURİYET GAZETESİ

“Pencere” ve “100 numara”

“Son günlerde postmodern kesimde modalaşan aptalca bir laf var: Tarihimizle yüzleşelim”

Eski bir deyiş ne söyler: Aynada baktım yüzüme / Ali göründü yüzüme”

Bugün aynaya bakan entel, ne Ali’yi görebilir ne de Mustafa Kemali... çünkü yüzsüzdür.

Yüz çoğu kişide surat bile değildir, bir rakam, bir sayıya dönüştü... 100 numara oldu”...

Bu satırlar 16 aralık 2001 Cumhuriyet Gazetesi’nin “pencere” esintileri...

Yanılmıyorsam bu “100 numara” kokuları, aynı gazetenin iç köşelerinin birinden geliyor. “Tırmık”ı tanımam, sanırım “pencere” yazarı “Tırmık” yazarından 25-30 yıl daha kart.

Ben bu ağzı, Cumhuriyet Gazetesi “Pencere”sine, yüce Türk milletinin ahkam ve geleneklerine yakıştıramadım. “Pencere” yazarının bu derece hırçınlaşmasının nedenini bilmiyorum, bilmekte istemem. Çünkü hiçbir neden “pencere”ye “100 numara” kokularının girmesini gerektirmez.

Ulaşabildiğim kadarıyla aynı gazetenin iç sayfasında “Tırmık” yazarı şunları yazmış:

“Kardeşim (evet kardeşim) Etyan Mahçupyan! Bu ülkede Ermeni olmanın zorluğunu biliyorum. Ancak kabul etki tarihiyle yüzleşmekten ürken, tarihiyle hesaplaşacak yürekten yoksun olanların böylesine saldırganlaştığı bir ülkede Türk olmak Ermeni olmaktan da zor”.

Anlayamadığım bunda ne var? İşte “Pencere” yazarının saldırganlığı ile dengi dengine, cuk gibi yerine oturan bir doğru... “Tırmık”ın bu doğrunun altını çizdiğinin resmi; “tarihimizle yüzleşmekten böylesine ürken”, halk deyimiyle “zıvanadan çıkan” “pencere” yazarının pirelenme yerine perdelemesini beklerdik.

Sanırım “pencere” yazarına göre Tırmık yazarı: Etyan Mahçupyan’a “kardeşim” demekle “mahcup” olmalıydı bir, “Ermeni olmak-Türk olmak” yazıda “Ermeni” başa alınmamalıydı iki, bir Ermeni için “kardeşim” demenin yanında, bir de parantez açıp “evet kardeşim” diyerek damarlarındaki asil kanı sulandırmamalıydı üç...

Pencere yazarı ekliyor; “Aynada baktım yüzüme / Ali göründü gözüme” ilave ediyor, “Entel ne Ali’yi görür ne de Mustafa Kemal’i...”

Anlaşıldı, “pencere” aynayı yanlış yerlerine tuttuğu için Hz. Ali’nin ve Mustafa Kemal’in, asıl yüzlerini göremiyor.

Alevilerin görmek istediği Ali; Düldüle binip iki uçlu kılıçla adam üzerine adam öldüren, gürz sallayıp ocakları söndüren, kan akıtan veya namazında orucundaki Sünni İmam Ali değil!.

Devlet salt, Sünni inanca hizmet veren (Alevi vatandaştan da topladığı vergilerle) beş yüz bin kişiyi besliyor. Sonra bu beslediği kişilerin şeriat istemlerini kınıyor. “Pencere”de bir gün çıkıp “Laik devlette Diyanet İşleri Başkanlığı olmaz, olmamalı” dediğine tanık olmadım. Oysa Kemalizm’e ırkçı elbisesi giydirenler, Mustafa Kemal’in dini, devlet yönetiminden ayırdığını, çok iyi bilirler. Devlet’in din işlerini idare etmesi, şeriatı istemesi, laik olmamakla aynıdır. İşin can damarı bu, Aleviler, hakça paylaşım ve eşit düzenden yana.

Cumhuriyet’in egemen kadrosu, Hz. Ali’ye de Mustafa Kemal’e de aynayı tersinden tutuyor. Irkçılık adına, Mustafa Kemal’in Türk’ten başka kimlik tanımadığı, halkları yadsıdığı görüntüsü elde etmek, Mustafa Kemal’in Kürtleri yadsıdığı görüntüsünü elde etmek için sistemli uğraş veriyor.

Oysa Mustafa Kemal, Turan ırkçısı gibi tek boyutlu olsaydı, bu devlet kurulamazdı.

Mustafa Kemal, “Kurtuluş yıllarında” çok sık Türk-Kürt varlığından, kardeşliğinden, beraberlik, birlik hareketinden söz eder. 27 Haziran 1920 tarihli, TBMM Başkanı M. Kemal Paşa’nın Elcezire Cephesi Kumandanlığına gönderdiği Hükümet talimatından, Kürtlerin ve Türklerin çıkarması gerekli çok ders var:

“Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti’nin Elcezire Cephesi Kumandanlığına talimatıdır.

Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu mahalli idareler kurulması iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise, hem iç siyasetimiz hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.

Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin idare etme hakkı, bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Bizde bu prensibi kabul etmişiz... Tahmin olduğuna göre, Kürtlerin bu zamana kadar mahalli idareye ait teşkilatlarını tamamlamış, reisler ve ileri gelenleri bu amaç adına bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve reylerini açıkladıkları zaman, kendi kendilerine zaten sahip olduklarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmaların bu amaca dayanan siyasete yönelmesi Elcezire Cephesi Kumandanlığına aittir.

3-4-5....

Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti tarafından zati devletlerine özel olmak üzere Kürdistan hakkından düzenlenen talimat yukarıda olduğu gibi bildirilir.

Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal”

(2000’e Doğru Dergisi’nce sadeleştirilmiş ilk 2 maddesi aynen alındı)

Mustafa Kemal; bu tarihten iki yıl sonra 1923’te İzmit’teki söylevinde Kürt sorununa açıklık getirir;

“...Binaenaleyh başlıbaşına bir Kürtlük tasavvur etmektense bizim Teşkilati Esasiye Kanununda zaten bir nevi muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendilerini muhtar idare edecektir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onlarıda beraber ifade etmek lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri varittir...”

Mustafa Kemal Paşa incelendiğinde, Kurtuluş Savaşı süresince “Turan ırkçığı” çabalarına karşı, sıkça Türk-Kürt varlığından, kardeşliğinden, birlik beraberliğinden söz eder. Çünkü bilirki Kürt sorununu çözemeyen bir devlet yönetimi, bu coğrafyada güçten yoksun kalır. Bu nedenle de olsa Kürtlerle her türlü işbirliğine açıktır.

Zamanla devlet yönetiminde, aşırı şoven ırkçılığın (ki Ziya Gökalp gibi Kürt, Şemsettin Sami, Rıza Nur gibi Arnavutlar var) tamamen egemen oluşu, “Kürtleri” devlet içinde sakıncalı, ayırımcı, potansiyel suçlu, “dağlı Türk” gibi sınıflı görüntüye sokarak dışladı.

Kürtlerin de yapısal aşiret sistemine dayalı çok başlılıkları, “bilincinin inancına” bağlılığından oluşan, şeyh aşiret ağasının hakimiyet alışkanlığı, bunların da ulusal bilincinin kendi aşiret çıkarlarının gerisinde tutmaları, birliğin içindeki yerlerini gerekli şekilde korumamaları gibi nedenler, Kürtlerin ırkçı şoven egemenlerce dışlanmasının başında gelen nedenlerdendir. Bu, bin yıl birlikte yaşayan her iki kardeş halkın bugüne değin zararına yol açmıştır.

Dikkat edilirse, ırkçılar, bu süreçte, birazda “Kürtler” yararlanmasın diye tüm halkı demokrasi ve insan hakları oluşumlarının dışında tutmuş ve tutmaya devam etmektedir. Bugün yanı başımızda bulunan AB devletlerinin kriterlerine yetişmek için uyum paketlerini yetiştirme çabamızın başka bir nedeni yoktur.

Bugüne dek “bir üst kimlik” peşinde koşarken, devleti; maddi, manevi her şeyden yoksun bırakan, vatandaş olmayı “Türk-İslam Sentezine” koşullandıran Turancı, “Türk Ülkücülüğü” ne yaptı?:

Kürt varlığını yadsıdı, Kürt dilini yasakladı. Mustafa Kemal’in halklara yaklaşımını ters yönde bazı konuşmalarını tarihi ile yüzleştirmeden, çarpıtarak yansıttı. Bu gidişatın, halkların kardeşliğine, insan hak hukukuna, demokrasinin gelişimine olumsuzluğu kaçınılmazdı ve öyle oldu.

“Ne mutlu Türküm diyene- bir Türk dünyaya bedel- Türküm doğruyum çalışkanım- On yılda çok şey başardık- Türkün Türk’ten başka dostu yok- Dağ başını duman almış yürüyelim arkadaşlar” deyip yürüdüler- az gittiler uz gittiler; ve de ırkçı egemenlerin iktidarında, ülkeyi geçmişinde görülmemiş bugünkü bitkisel yaşama soktular...

Oysa Hitler, ırkçılık deneyiminin bedelini hayatiyle ödemiş, Alman milletine en ağır şekilde ödetmişti. Irkçılığın, insan hak hukuk ve demokratik gelişmeye engel olduğu açıktı ve bugünde bu açıklık devam ediyor.

Kaldı ki Mustafa Kemal 80 yıl önce: “Kürtler bir şekilde ifade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri varittir” demekle ileri görüşlülüğü ve tarihi sosyal kaçınılmazlığın altını çiziyor. Lozan’da Kürtlerin azınlığından söz eden Montagna’ya Türk delegasyonu Rıza Nur Bey, “Türkiye’de asıl unsur olarak yalnız Türkler ve Kürtler var, Kürtlerin kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortaktır” diye haykırır. Nitekim Ecevit “Türkiye’deki azınlıkların Lozan’la belirlendiğini Türklerle Kürtlerin eşit hak sahibi olduğunun” altını çizer. (4.11.2000 Cumhuriyet)

İşte Cumhuriyet Gazetesi’nin ırkçı kadrosunun tarihle yüzleşmesindeki korkuttuğu yan ve ülkesini ırkçıkla özdeşleştirirken çöküşteki katkı payının ayıbını gizleme çabası!

Cumhuriyet Gazetesi “Pencere” yazarının maskesini meslektaşları şöyle aralıyor:

Muharrem Sarıkaya:

“Başbakanlık’ta sürpriz buluşma” başlığı altında şunları yazıyor:

“Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz sahibi İlhan Selçuk, geçen hafta MHP lideri Bahçeli’yi ziyaret etti. Çok kısa öngörülen görüşme oldukça uzun sürdü.

Konu Cumhuriyet’in içinde bulunduğu mali sıkıntıdan çıkıp, Türkiye’nin bugünü ve geleceğine ilişkin görüş alışverişine dönüşmüş... MHP’nin yorumu şöyle: Kuvayı Milliye Ruhu canlandı diyebiliriz. MHP’nin İlhan Selçuk görüşmesinden memnuniyeti, AB sürecinde kendileri gibi düşünen başka kesimlerin olduğunu da kamuoyuna duyurmak, TCK’daki değişiklikleri, idam cezası, Kürtçe yayın ve eğitim konularında, MHP’nin tek başına olduğu imajını silmek. Bu konuda sayın İlhan Selçuk ile aynı düşündüğümüzü gördük. Bundan memnunuz. En küçük bir görüş ayrılığımız yok. Aramızda ittifak oluştu.”

İlhan Selçuk’ta şunları aktarıyor:

“MHP’nin yeniden yapılanması, milliyetçiliği ulusal kimlik üzerine yapmaları gerekiyordu, şimdi onu yapıyorlar. Ben onların İlhan Selçuk gibi düşünmeye başladığını gördüm.” (27.02.2002 Hürriyet)

Gülay Göktürk:

Yaşanan şey, bir çizginin başka bir çizgiye ilhakı değil, milliyetçilik ortak paydasında gerçekleşen tarihi bir buluşmadır. Ta başından beri taşıdığı şoven milliyetçi eğilimleri uzun yıllar enternasyonalist söylemlerle gizlediği ‘sol’ milliyetçi yüzü ortaya çıkmış, ‘sağ’ milliyetçilerle aynı cepheye düşmüştür. Özlerindeki milliyetçilik... bu iki siyası hasmı aynı noktada buluşturmuş, kader ortağı haline getirmiştir. Kuvayı Milliye Ruhu’nu canlandırmak adı altında 1930’lu yılların Türkiye’sini geri getirmek için el birliğiyle çalışacaklar.” (27.02.2002 Sabah)

İlhan Selçuk’un MHP ile özdeşleşmesi; MHP’nin, İlhan Selçuk’la, “en küçük bir görüş ayrılığımız yok” veyaaramızda ittifak oluştu söylemi, doğrusu bir değişim veya yenilik değil. Aslında Cumhuriyet Gazetesi’nin bugüne değin MHP’nin yayın organı olmaması düşündürücü! İşte ırk isterisi ile Mustafa Kemal’in tarih gerçeğinden soyutlayıp ters çevirdikleri görüntüsüne bakanlar, bu nedenle Mustafa Kemal’in “asıl” yüzünü göremez, görmekten de ürker.

Orta eğitimim sıralarında, Cumhuriyet Gazetesi’ni isminden dolayı sevmiş ve seçmiştim. Padişahlıktan sonra “cumhuriyet” bizim için bir kurtuluş, bir umuttu. Zamanla bu gazetenin “cumhuriyet ilkelerini” “Kemalizm” şemsiyesi altında ısıtıp, doğruları saptırarak, sol gösterip sağ vurduğunu, arada bir “şeriat” geliyor diye Alevileri kazanmaya çabalarken, Türk-İslam Sentezcilerle el ele, başından bugüne, ülkeye Türk faşizmini yerleştiren ve kadrolaşmayı organize eden gazete olduğunu çok kişi bilmez henüz.

Hitlerle 1941 yılında görüşen, beş milyon mark alıp bu ülkeye “yeraltı milliyetçiliğini” yerleştiren Hüsnü Emir Erkilet, Cumhuriyet Gazetesinin dış politika yorumcusu, köşe yazarıdır (bu paranın Cumhuriyet Gazetesi sahibi Yunus Nadi tarafından organize edildiği söylenir). Nitekim “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadarda vicdan ve kültür meselesidir” diyen Şükrü Saraçoğlu, Cumhuriyet Gazetesi’nin bu kadro gözdesi, “Türklüğü bir kan, bir kültür meselesi” yapanları, Türk’ten öte halkları yadsıyan veya düşman görenleri barındırmak, gazetenin değişmez politikası oldu ve olmaktadır.

Bu nedenle İlhan Selçuk’un, “Tarihiyle yüzleşmeyi”, “aptalca bir söz” diye tanımlaması ve bunu söyleyenlere pervasızca çatmasını çok yadırgamadım. Ancak kendi gazetesindeki bir yazara, yüzün “100 numara oldu” demesini yakıştıramadım.

Cumhuriyet Gazetesini içeriğiyle iyi tanımak için; o devri yaşayan, bilen, bir sağlam kalemden öğrenmek yararlı olur:

“Tutarlı antifaşişt çizgi izleyen tek günlük gazete TAN’dı. Tüm ötekiler, sırası geldimi TAN’a dişlerini gösteriyorlardı ya, tutarlı fasist çizgide yürüyen tek büyük gazete de CUMHURİYET’ti Fasist ideolojinin ülkemizde mayalamasında en etkin olmuş yayın kurumu CUMHURİYET’ti. Tek parti döneminde, sağ da solda düşüncelerine, önerilerine Kemalist iktidar partisinin altı okunu kendi anlayışına uygun biçimde yorumlayarak, etkinlik, yasallık kazandırma yarışındaydı. CUMHURİYET neredeyse “yarı resmi” sayılacak biçimde iktidara yakın görülen gazeteydi. “Milliyetçi-devletçiliğin, faşistçe yorumuna uygun ideolojik tutumuyla sivil-asker bürokratları, yarım aydın kalabalığını sürekli etki altında tuttu, savaş yıllarında, özellikle Fransa yıkılıp, Almanlar en kanlı biçimde Balkanlara, Sovyet Birliğine saldırdıklarında, Nadir Nadi’si Feyami Sefa’sı, Abidin Daver “1” Hüsnü Emir Erkitek “1” ile Nazi Almanyası yanlı yayın aygıtına dönüştü. Gazete sahibi Yunus Nadi’nin, çok öncelerden Almanya’dan parasal çıkar sağladığı konusunda öteden beri var olan söylentileri belgeleyen yeni bulgulardan söz ediliyor bugün. GÜVEN’de, bütün gençlik heyecanımız içinde acılarını yaşadığımız o günler anlatılırken, belge niteliğinden örnekler de göstermemize karşın, Cumhuriyet’in kalıtıyla övünen “sosyalist”-“devrimci”- hanedan dışı şahzedesi bizi yalancılıkla suçluyormuş! Ar damarları çatlamadan böyle bir suçlamaya nasıl kalkışabilir insan? Ne bileyim? Allah layığını versin! Asıl sorun kanımca, yıllar öncesi olup bitmişlerin yadsınması değil, pembeli karalı kağıtlarla kaplanmış bugünkü kafalarının karanlığında aynı kara tepeden bakışlarının sinsice saklamakta oluşudur.

Saraçoğlu’nun, kendisine vermeye kalkıştığı ... lirayı Mareşal’in nasıl geri çevirdiğini, gene Saraçoğlu’na “ülkem için İngilizlerin dostluğundan, Sovyetlerin düşmanlığından korkarım”, dediğini de Cami Bey anlatmıştı.

O günkü HP iktidarında kurtulmanın yolunu arayan yığınların başına geçecek birilerinin beklentisiydi; bu göreve de “asker”den başka aday gösterilemiyordu belki! İnsan Hakları Koruma Cemiyeti’nin kuruculuğuna Mareşali getiren Cami Baykurt olmalıydı. (VEDAT TÜRKALİ, Kominist, s. 49-51).

 

DEVEKUŞU MANTIĞI”

VE DEVEKUŞLARI*

20 Ocak 2002 Tarihli Milliyet’te Hasan Cemal “Kürtçe konusu ile devekuşu mantığı” başlığında, Muhsin Kızılkaya’nın “Yılmaz” isimli kitabından söz ettikten sonra şunları yazıyordu:

Milyonlarca vatandaşlarımızın anadili Kürtçe. Kürtçe konuşmak serbest, Kürtçe yazmak serbest, Kürtçe gazete çıkarmak serbest, dergi de kitap da çıkarabilirsin. Kürtçe kaset doldurup satabilirsin. Ama iki yasak var: Kürtçe radyo ve televizyonla eğitim...

Deniyor ki Ankara’da:

Kürtçe radyo ve televizyon serbest bırakılırsa, Kürtçe öğretilirse, Kürtçe eğitime izin verilirse, Kürt milliyetçiliği gelişir, bu da ayrılık fikrini güçlendirir.

Türkiye’nin komşusu birçok bölge ülkesinde, birçok Avrupa ülkesinde Kürt dili geliştiriliyor öğretiliyor. Birçok yerde Kürtçe eğitim var. Enstitülerde Kürt kimliği araştırılıyor, geliştirilmek isteniyor.

Bugüne kadarki yasaklarımızı devam ettirmenin mantığı nedir?

Bu birazda devekuşu mantığı değil mi?

Başımızı kuma gömmekle artık bir yere gidemeyiz. Bu resmi mantığın Ankara’da gözden geçirilip değiştirilmesinin zamanı çoktan geldi. Önce radyo ve televizyona izin verilmesinde, sonra eğitim konusunun düzenlemesinde yarar var.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının anadillerine, kimliklerine saygı ve duyarlılık gösterilmesi, bu topraklarda yalnız barış ve esenliği değil, aynı zamanda devletin temellerini güçlendirir...”

Bu açılım ve düşünüş; gelişen, umut çağrışan, birliğin, beraberliğin, güçlü olmanın, dolayısıyla kalkınmanın, belirleyici olmanın gerekli bilinç yolu, ayrıca medya-köşe yazarlarının bir yerlere bağımlı olmadığı zamanki serbest iradelerinin, sağlıklı düşüncenin sağduyu göstergesi.

Aynı gün, Milli Savunma Bakanı Çakmakoğlu, “ülkemizin birlik ve bütünlüğü, bölünmezliği için bizim savunduğumuz görüşler bellidir” beyanatı ile kırmızı ikaz düğmesine basmıştı. Çakmakoğlu, “doğru” olandan, yasaların gereğinden, vatandaşa eşit davranmaktan veya yapılması gerekenden söz etmiyor; “savunduğumuz görüşler bellidir” demekle, ırkçı politikanın sürdürülmesi gereğini, başınızı kumdan çıkarmayım “devekuşluğuna devam” uyarısını yeniliyordu. Oysa Hasan Cemal, bu politikanın “devekuşu mantığı olduğunu, Ankara’da gözden geçirilip değiştirilmesi zamanı çoktan geldi” deme yürekliliğini göstermişti. Peki şimdi ne olacaktı?

Üzerinden ancak bir gün geçti. Aynı Hasan Cemal, aynı Gazetenin aynı sütununda: “Kürtçe eğitim gibi Türkiye’de sabır ve özen isteyen duyarlı bir sorunu sokağa dökmenin nasıl bir ahmaklık olduğu anlaşılır” diye yazıyordu. Böylece bir gün önce yazdıklarını “ahmaklık” olarak niteliyor ve bağımlı olduğu, belliki baskı gördüğü yerden de bir biçimde özür diliyordu.

Aynı zaman parçasında, aynı gazetenin baş temsilcisinin benzer görüntüyü yansıtması rastlantı olamazdı. Başını kuma sokacağını beklemediğim Taha Akyol şunları yazıyordu: “Elbetteki bazı Kürt vatandaşları samimi otantik duygusuyla Kürtçe tv., kurs istiyor, ders istiyor. Bu duygularını anlıyorum ve saygı duyuyorum. Ama terör yapılanması devam ederken, militan teknik milliyetçiliği diri tutmak kastıyla yürütmekte olan ‘Kürtçe eğitim kampanyasını’ yanlış buluyorum. Yürütülen kampanya bir terör ikamesidir”. İki tümcede iki çelişkili ifade ve çifte standart: “Saygı duyuyorum”-“yanlış buluyorum”. Tanıdığımız kadarıyla, inanıyorumki birinci tümcedeki istem, yani “bu duygularını anlıyor ve saygı duyuyorum” kendi usunun özgür yansıması; ancak ikinci tümcesi “yanlış buluyorum” ifadesi için, aynı değerlendirme yapılamaz, aynı şey söylenemez!..

Egemen siyası gücün veya “derin devlet” erkinin “Devekuşu mantığına devam” gibi bir baskının yapıldığı açık.

Demekki ırkçı politikanın “kırmızı çizgisi aşılmasın” ikazını yapanlar çok etkili ve özellikle yönlendirici köşe yazarlarının çok nazik yerlerine dokunuyorlar.

İnanmak istemediğimiz, ancak “köşe olan” birçok köşe yazarının belli olmayan güçlere bağımlı oldukları, siyasi otoritenin emrinde hareket ettikleri, “otlandıkları”, ek aylık aldıkları, bunların birçoğunun da hükümet politikasına göre “gündem değiştirici” olarak kullanıldıklarını, çıkar çatışması içindeki medyanın açıklamaları ve verdikleri isimlerden öğreniyoruz.

“Kürtçe eğitim istemine” MHP başkanı Bahçeli’nin: Planlı bir oyunun parçası, akıllarınca ülkemizi sıkıştırma hesabını yapıyorlar” açıklaması yandaşı inkarcılara, Milli Savunma Bakanı Çakmak-oğlu gibi “yanlışa, ırkçılığa” devam işaretiydi.

Bir anda gündemleştirilen “Kürtçe eğitim istemi” sorunu, karşıtlarınca; “bölücülük”, ayırımcılık, “hainlik” noktasına “çakıl taşı edebiyatı” ile de en komik süreçlere vardırıldı...

Ayakları yerde sürünen ırkçı egemen gücün peşinde koşarken geçirdiği beyin sarsıntısını atlatamayan F. Bila, MHP liderinin dediklerinin “doğru” olduğunu, aynen uyulması gereği üzerinde duruyor, ülkeyi batırmaya devem eden hükümeti öve öve bitiremiyordu!.

Bilmediği, bilemediği çöllerde, kuşlardan duyduklarıyla okura seslenmeyi sanat edinen Emin Çölaşan, Kürt halkını ve dilini yadsıyan, küçümseyen yine “kuşlardan edindiği inciler usu” ile “Gidin sorun çoğu okuma–yazma bilmeyenlere dilekçe verdiriyorlar. Kürtler niçin anadillerini konuşmuyor? Niçin Türkçe konuşuyorlar? Niçin Türkçe gazete çıkarıyorlar? Niçin Memo ile Heso’nun konuşması aynı değil?” şeklinde devlet hükümetlerinin ayıplarını sıralıyordu.

Ancak kendisi, bu ayıpların başında “Kürt-Kürtçe yasaklarının” geldiğini iyi biliyor. Biliyor ki “Türki” devletlerden gelen heyet ve devlet başkanlarıyla, Türk yetkililer Türkçe anlaşamadıkları için çevirmen kullanıyorlar. Bu Demirel tabiriyle “abesle iştigal” olur.

Yanıtlar belli, yinede “kuş”ça örnekler vermek gerekirse:

- İbrahim Tatlıses’in niçin okumadın, sorusuna yanıtı: “Urfa’da ‘Oxfort’ vardı da biz mi okumadık?”

- Bir süre TİP başkanlığını yapan Av. M. Ali Arslan bir duruşmada savcının “Kürt yok” savına karşın “mahallinde keşfine karar verilmesi” isteminde bulunur.

- Sosyolog, din bilgini M.E. Bozarslan, yazdığı “Kürtçe Alfabe’den” dolayı tutuklanır, bu alfabeyi eline alan yargıç, M.E. Bozarslan’a göstererek: Bu nedir? diye sorar. O da sakin tavrıyla: “Kürtçe Alfabe efendim” diye yanıtlar. Hiddetlenen yargıç “Nasıl olur, kim sizi kandırıyor? Kürt yok ki alfebesi de olsun” diye azarlar.

Bunun üzerine M.E. Bozarslan: “O halde siz kendinizi üzmeyin efendim, nasıl ki Kürt yoksa o elinizde tuttuğunuz alfabeyi de yazılmamış, yok kabul ediyorsanız, serbest bırakın işime, evime, çocuklarımın yanına gideyim” der.

- Aziz Nesin yayınladığı “Bulgaristan’da Türkler Türkiye’de Kürtler”den dolayı Kürtçülükten yargılanır. Nesin savunmasında şöyle der:

“Yıllardan beri yanlış bir kamuoyu yaratılarak bir Kürt sevmezlik oluşturuldu. Ben dünyanın en tanınmış yazarlarından biriyken TC’nin ciddi bir kurumu olması gereken G.K. Başkanlığı yayınları arasında çıkan; “kart-kurt” ses benzetmesinden esinlenerek Kürtlerin Türk olabileceği gibi bir büyük gülmeceyi ortaya koymaktan aciz kaldığımı itiraf ediyorum.”

- Sanırım! Bedi Faik’ten okumuştum:

İstanbul’da oturan iki yakın arkadaş arasında bir tartışma yaşanır. Biri Tarihi Mısır Çarşısı’nın ana kapısında zincir var, diğeri yok der. Tartışma uzar, yanlarından geçen bir adama sorarlar. Adam “yahu Mısır Çarşısı aha şurada gidin, var mı yok mu görün” der.

Giderler, zincir yok diyen kapıdaki asılı zinciri görür, anında arkasına alır, arkadaşına seslenir; “Bak bir zincir görüyor musun? Yok dedim ya?”

Çıkarcı-kafatasçı, mafya-çete, milli duyguları “vurguna-soyguna-talana” harcayan siyaset cambazları, kendilerini karar verici “bilen” bazı vesikalı “ulema katırları” vs. ... bir yana; vatandaş ve haklarına, demokrasiye, kardeşliğe birliğe öncelik veren, ülkesini yüceltmeyi her şeyin üstünde tutan birçok görevli, yönetici, siyaset, bilim adamı, akademisyen, rütbeli-rütbesiz aydınların ülkenin gerçeklerini arkalarına almaları anlaşılır değil. Anlaşılan bu aymazlığa dayanamayan devlet, bu nedenle öne geçmiş, bu güzide elit topluluğu gölgede bırakmıştır.

Her durum ve koşulda, doğrudan yana olmak doğrunun altını çizmek kaçınılmaz...

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının anadillerine, kimliklerine saygı ve duyarlılık gösterilmesi, bu toprakta yalnız barış ve esenliği değil, aynı zamanda devletin temellerini güçlendirir.”

Not: Bu yazı 2002 yılında yazıldı, yayınlandı. Hasan Cemal, “Kürtler” kitabındaki şu açıklaması ile beni rahatlattı:

...Selimiye Kışlası’nda fırçayı yediğim gün Ankara’da Genel Kurmay Başkanlığında da basına brifing, bizim deyişle “toplu fırça toplantısı” yapılıyordu. G.K.İ.D.B. Koramiral Beyazıt “gerekirse bütün gazeteler kapatılır”.

 

  

KÜRTLERDE LİDER-AYDIN AÇMAZI*

Dersim dergisinin Ocak 2000 tarihli sayısında, “Yalnız kalışımızın sebebi çok derindedir” başlığı ile ilginç bir söyleşi yayınlandı.

Söyleşiyi yapan Mehmet Çetin ve Selman Yeşilgöz’ün yerinde soruları, yazı konusu olan “Dersim Yalnızlığı”, bir anlamda azınlıklara bakışı, anadili Kürtçe olan halkın inançsal yönleri, Aleviliğin ezilmişliği, yalnız kalışlarının sorunları eşeleniyor.

Söyleşiyi yapanların, sayın Abdülmelik Fırat’ı seçmeleri bir rastlantı olmasa gerek. Doğu Anadolu’da, aynı anadili konuşan, ancak ayrı bir inancı sürdüren -bu nedenle de dışlanan- Dersimlilere, saygınlığı yerinde bir inanç liderinin bakış açısı, birlikte yaşam için çok önemlidir.

1925 hareketi sonrası, Kürt halkının karşı tepkisi Şeyh Sait ailesinin liderliğine sığınırken, birçok aile, bireyleriyle diğer bazı şeyh, ağa, beylere de aile boyu TBMM kapılarını araladı... Abdülmelik Fırat da Menderes döneminde, lise sıralarında yaşı büyültülerek TBMM’ye girdi.

Yaşamının büyük bir bölümü, liderlik ve parlamenter sorumluluğu altında geçti. Deneyimleri, derin bilgisi, objektif görüşleri, son yıllarda zaman zaman halka yakın çıkışları ile öne çıkan, döneminin yetkin bir tanığıdır. Kirlenen siyaset adamlığını içine sindirememiş “işlevsiz duruma getirilen” parlamenterlikten isteğiyle ayrılmıştı. Böylesine etkili bir liderin, aşiret-inanç ikileminde ayrışmış bir toplumu birleştirici, çağdaş topluma yönlendirici yönde sorumluluğu karşısında, söyleşideki kimi sorulara verdiği yanıtlar çok düşündürücü.

İnanç etkinliğine öncelik verilirken, “38 Dersim yalnızlığı”nı “Şeyh Sait sülalesinin sürgünde oluşuna” bağlama ve “Dersim aşiretlerinin ‘25 Hadisesi’ne katılmayışında bence en büyük faktör Hasan Hayri’dir” gibi değerlendirmelerini anlamak olası değil.

Sayın A. Melik Fırat, Uğur Mumcu ile yaptığı bir söyleşide, “25 Hadisesi, bir Piran olayıdır. Şeyh Sait, müktesebatı ve ailesinin yapısı nedeniyle, İslami bir düşüncenin dışında, ümmet fikrinin dışında herhangi bir beşeri sisteme inanması, o yolda hareket etmesi mümkün değil, Nasyonalist bir düşüncesi olamaz diyorum.” (Kürt-İslam Ayaklanması, s. 174) şeklindeki ümmetçi bir düşünceyi öne çıkarmıştı.

Diğer yönden, Alevi inancını ahlâk dışı gören, hukuk kuralları yerine din kurallarının geçerliğini amaçlayan, “bağnaz” bir partiyle eşdeğer olumsuzluğunu sürdürmesi de ilginçtir.

Kürtleri, “Şeyh Sait sülalesi”nden ibaret görmek, halkı yadsıma, “bir üst kimlik ezberine”ne dayalı...

Cumhuriyet’ten bu yana, Sayın A. Melik Fırat’ın deyimiyle, “Kürtler’i yok sayan, varım diyeni öldüren” egemen güçle sarmaş dolaş, “Ehlibeyt” (Arap) olma esnekliğiyle ulusallığı bağnaz inancın katı dogmalarına boğdurtan, bir iç savaş ve kırıma vardırılan noktada. Dersim Alevisi “çifte kavrulma” durumuyla karşı karşıya...

Kürt sorunun geniş bir yelpazede açık, net, iç açmazlarıyla tartışılması zorunludur. Bunda çoğu Kürt lider-aydınının, katı dogma ilkelerin belirleyiciliğini sürdürmesi, “tabu”lardan ayrılmaması, halka karşı aymazlığı, büründükleri arabulucu, gözlemci tavırları yanında “hep korkaklık, pasiflik olarak görülen, itibar edilmeyen” durumları öncelik kazanır.

75 yıldır iyileştirilmeyen bu sorunu tek yönlü kurumsallaşmış katı dogmalar, inançsal öğe ve tanılarla çözümleme olasılığı çok gerilerde kalmış. Sorunun karşı etkenleri irdelenirken, iç etkenlerden söz edilmemesi, “es” geçilmesi, salt “Kürt kalın kaburgalıdır”, “kendilerini ezene düşman olamayışını” veya “kötü haslet” nitelemesi ayrı bir özeleştiriyi zorunlu kılar.

Bizce Kürt sorununun etkeni başlıca ikidir.

a) Turan Irkçılığı

b) Aşiret ve İnanç bağnazlığı

Turan Irkçılığı

Batıda gelişen özgürlükçü hareketler, ülkemizde Osmanlı’nın yıkılışı ile yeni bir ivme kazanır. Kurtuluş atılımının Anadolu’ya yansıması, halkların ayrılması, ayrışması şeklinde değil de, kimlik ve kültür renkliliğinin belirlenmesi şeklinde gerçekleşir. Bu gelişimle Kurtuluş Hareketi tüm halkların, inançların kenetlenmiş savaşımı ile gerçekleştirilir.

Hareket liderlerinden Mustafa Kemal, oluşum içindeki bağlantıları ve ön sezişini 1923 İzmit’teki basın toplantısında şöyle belirtir:

“Binaenaleyh başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince, zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da beraber ifade (etmek) lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait mesele ihdas etmeleri varittir.”

Aynı düşünceyi paylaşan 70 Kürt parlamenter 1924’te Lozan Konferansı’na Türk-Kürt birlikteliğini, kardeşliğini içeren telgraflar çekerler. Türkiye Cumhuriyeti bu anlayış üzerine kurulur.

Osmanlının yıkılışı ile boşta kalan Enver Paşa ve arkadaşları, Anadolu Kurtuluş Hareketi ile yetinmez -imparatorluktan kalma rütbelerine yaraşır! Geniş bir “Turan” düşler. Kurtuluş Savaşına karşı çıkarlar.

“22 Haziran 1921 tarihinde başlayan Yunan genel taarruzu karşısında Türk kuvvetlerinin uğradığı başarısızlık Enver Paşa’yı umutlandırdı”. (Enis Berberoğlu, Öbür Türkler s. 40)

Irkçı Alman faşizminin kucağına düşen Enver Paşa, Boğaziçi’ndeki yalısından; Lenin önderliğinde Rus çarlığına karşı başlayan Bolşevizm halk hareketinin, hiç olmazsa bir kısmını Turan’a kanalize edeceği inancı ile (bu uğurda Palandökenlerde 90 bin kişiyi dondurduktan sonra) Tacikistan bozkırına sürüklenir ve ilk adımda, orada öldürülür.

Başlanan ırkçı hareket, Almanlardan sağlanan destekle sürdürülür. “(Beş milyon altın markla yeraltı milliyetçiliğini devam ettirir.)” (A.g.e., s. 69)

Zülfü Livaneli bu ırkçı çabaları “on milyon kilometre karelik bir imparatorluğunu kaybetmiş olmanın bilinçaltında sürüp giden bir travmasıdır” diye değerlendirir.

“Savaş yıllarında Almanya’yı destekleyen Cumhuriyet Gazetesi’ne askeri yorumlar yazan Ertiket, 1941 yılında Hitlerle görüştükten sonra düştüğü hayal kırıklığını saklayamaz.” (A.g.e., s. 69)

Özetle, Kurtuluş Hareketimize karşı çıkan, böylesine bela bir ırkçı düşünce, halk içinde taraf bulmazsa da iktidar erklerini “vatan, millet” uyutması ile etkilemekten geri kalmaz.

1942’de Dışişleri Başkanı Şükrü Saraçoğlu hükümet programından şu satırları haykırır: “Biz Türküz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan ve kültür meselesidir.” (Büyük Kavga, İlhan Darendeli-oğlu, s. 10)

1944 yılında “Irkçılık-Turancılık Davası” başlarsa da bu düşünce beceriksiz yöneticilerin silahı olmaya devam eder. Sonraları ırkçı bir parti lideri tutuklandığında, “biz içerdeyiz düşüncemiz iktidarda” demekten kendini alamaz.

Bugün içte, “uniter devlet”, “tek soy” kavramlarıyla halkların kardeşliği, birlikte yaşamı zora sokulurken, dışta Ruslardan boşanan Enver Paşa’nın düş ülkelerinde ihtilaller koşullandırılıyor. Görünürdeki şeriat öncelikli bu çabalar “Türk-İslam Sentezi”ni yaşama geçirme çabalarıdır. Bunun halkımıza bir yararının olmayacağı açık.

Türk kamuoyu bu ırkçı baskıcılığın salt bir soya yönelik olmadığını, çıkara yönelik, yasadışı ortamda mafyalaşarak, halkla birlikte devleti de soyduğunu yeni yeni anlamaya başladı...

Kürt Erki

Kurtuluş Hareketimizden sonra Cumhuriyetle birlikte kitlelerin özgürlük ve hak istemleri gündeme gelir. Kurtuluş ve özgürlüğü salt kendileri ve düşleri için algılayan, toplumsal istemleri karşılamayan iktidar erki, çözümü baskıda arar.

Bu baskı ve zulüm Cumhuriyet ilkelerini, halkın demokratik hak ve özgürlüğünün yaşama geçirilmesini bugüne değin engelledi. Bunda en büyük acıyı da yoksanan Doğu ve Güneydoğu halkı çekti ve çekmektedir.

“En çok baskı gören, aç kalan, yoksulluk içinde kıvranan, soykırımına uğrayan, dili yasal olarak yasaklanan, yetmiş yıldır kimliği yoksanıp “Dağ Kürdü” diye adlandırılan, on yılda bir sürgün edilen, kendinden az da olsa gene zulüm gören Türk halkıyla kaynaşan Kürt halkıdır.” (Yaşar Kemal, Özgür Düşünce ve Türkiye)

Anadolu halkları arasında asırlardır bu kaynaşma var. Sorun halklardan kaynaklanmıyor. Sorun “Türklük bir kan meselesidir” diyen ve bunu “kültür” diye algılayan ırkçı, baskıcı, teksoy, hatta tek inancı sürdürenler ile bu düşünceyi yaşama geçirmede katkıları yadsınmayan Kürt seçkinlerinde(!) kilitleniyor.

“Türk devletinde yöneticiliğe bulaşmış Kürtlerin topu da Kürtlüklerini yadsınmışlardır.” (A.g.e., s. 69)

Baskı politikaları kitleleri yıldırmayınca ırkçıların teksoy savı, Kürtlerin yoksanması üzerine yoğunlaştı.

Anadil sakıncası ile eğitilmeyen, toplumsal gelişimden uzak, bilinci inançla sınırlı halkın belirleyicisi, ilkel aşiret, bağnaz inancın katı dogma kuralları, liderlerine bağlılığı kaçınılmaz kıldı. Halktan birinin lider olması çağ atlamasını zorunlu kılar.

Egemen güçler, bu yapısal sisteme dayandı. Aşiret ve inanç sistemini korudu. Liderlerini yanına aldı, ardıllarına görevler verdi, istediklerini TBMM’ye taşıdı. Uyumsuzları sürgünlerle uyumlulaştırarak sistemle bütünleştirdi. Kürtleri yadsımaya onları da ortak etti.

Bu yoksama öncelikle bağnaz inanç liderleri için sorun olmadı. Teksoy yanındaki tek inanç, onların da istemi. “Ehlibeyt” (Arap), Kürt, Türk olma esnekliğiyle ümmetçiliğe bürünmeleri kolay oldu. Birçok Kürt aydınının “şeyh-molla” hayranlığı, bu esnekliği içine sindirmelerine dayalı olsa gerek.

Aşiretler, inançlar, kitleler arasında oluşturulan olumsuzlukla baskı politikaları yönlendirildi. Bakanların, valilerin 10-20 bin kişilik sofralarla aşiret ağalarını barıştırmaları devlet ciddiyetine, cumhuriyet ilkelerine aykırılık oluşturuyor.

En masum bir düşüncenin, işlemin, haksızlığa direnişin “isyan”, “vatan bölme”, “toprak ayırma” olarak algılanıp ağır yaptırımlara gidilmesi, bu politikanın sürdürülmesine dayalı.

Toplumları yönlendiren liderlerdir. Ülkemizde lider, temsilci seçiminde siyasal güçler etkendir. Halkın, temsilcisini seçmesi, bu ortamda oldukça güçtür.

Yasal oylarla seçilen halk temsilcilerini, TBMM salonlarından alıp tutukevine gönderen güçbirliği içinde, Kürt liderler azımsanamaz.

Bu çürümüşlüğün güç bağlantıları, halkın hür iradesi ile birlikte, demokratik hak ve hukukunu da çürütmektedir.

Doğu-Güneydoğu halkı kolayca renk değiştiren, “hep korkaklık, pasiflik olarak görülen, itibar edilmeyen” liderlerden çok çekmiştir. Aşiret ve bağnaz inanç etkisinden arınmış, halkıyla bütünleşen önderler ve çağdışı eskimişliğin çığırtkanlığını yapmayan aydın gereksinimi ile karşı karşıya...

 

MUNZUR VADİSİ ÇIĞLIĞI VE BARAJLAR GERÇEĞİ*

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ)’nün Tunceli ilinde “Munzur projesi” adıyla sekiz adet baraj ve hidroelektrik santralını (HES) projelendirerek bir kısmının yapımını başlatmıştır. Bunlardan Uzunçayır Barajı (HES) ve Mercan HES ve Tesisleri inşaatları bitmek üzeredir.

Tunceli’nin çevre ve sivil halk örgütleri “bu projelerin gerçekleşmesi halinde yörenin ekonomik ve ekolojik dengelerinin bozulacağını”, ileri sürerek bu projenin durdurulması için, ülke sınırlarını aşan bir hak-hukuk arayışını başlatmış bulunmaktadır.

“Munzur Projesi” ile elde edilecek enerji, ülkemizin tüm akarsularından elde edilen enerjinin yüzde biri dahi değil, ancak binde nispeti sınırlarında. Bu nedenle olsa projeye getiri-götürüleri bilinmeden devamı, dönüşü olanaksız kayıplara neden olur. Kaldıki Milli Park olan vadideki sayısız bitki türleri ve özgün canlıyı barındıran bu “dağların suların coğrafyasının” yok edilmesine bedel biçilemez.

Tunceli halkının, yöre, dolayısıyla ülkenin böylesine bir sorunu karşısındaki duyarlılığı, çağdaş dünyanın çevre anlayışı ile örtüşüyor. Devlet kaynaklarının yersiz kullanırlılığı somutu karşısında, günümüzde halk bilinci-sivil toplum örgütlerinin “kontrol-denetim” duyarlılığını öne çıkarmıştır. “Munzur Vadisi Projesi” üzerinde yoğunlaşmak, tüm Tunceli’nin yaşam yollarını kesip suya boğulduktan sonra dönüşü olmayan yanlışlıklar açısından çok önemli.

Mevcut sistemlerin içinde yapılacak yapının salt sağlamlığını öne alan eski-klasik tek bakışlı usul yerine, günümüz mühendisliğinin etik kuralları yapılaşmada; insan, doğa, kültür varlıklarını, sosyal çevre ve bunlar üzerindeki etkileşimi değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Bu çağdaş görüşün bugünün koşullarında, küçük çıkarlar peşindeki siyasetin egemen olduğu devlet yapımıza yansıdığını söylemek abartılı bir iyimserlik olur.

Bir taraftan böylesine eski anlayışın hakim olduğu bir yapı içindeki DSİ’nin Munzur Vadisi Projesi’ni eski donelerle sunuşu, dayatması. Diğer yandan bu projenin bu şekliyle gerçekleştirmesi halinde, Tunceli’nin yaşam yollarnın kesileceğini ileri süren sivil toplum örgütleri var.

İki tarafın ortaya koyduğu doneler göz önüne alındığında, ortada karşılıklı öze ilişkin, belirgin olmayan nitelemeleri var. Yapılacak barajların getiri ve götürüsünün bilinmesi öncelikle ülke çıkarınadır. Ülkenin bu çıkarı, “Bağdat”ta da olsa “yanlışsa dönmesi gerekli” hesaptadır. Burada giderilmesi gerekli ve önemli olan idarenin “ben yaptım oldu” veya “yaptığım tartışılamaz” yaklaşımıdır. Tüm “cevabi” yazışmalarda bu direnç sürüyor.

Her iki tarafın konuya bakış açılarını ortaya koyduktan sonra sorunu irdeleyerek düşüncemi bir teknik adam olarak belirtmede yarar görüyorum.

Tunceli-Munzur’u Koruma Kurulu

“Munzur Vadisi ile çevresinin doğal halini ve zenginliklerini koruyarak, gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla” sayıları 19’u bulan Tunceli Vakıf ve Dernekleri 29 Eylül 2000 tarihinde sekiz kişilik bir “Munzur Vadisini ve Çevresini Koruma Kurulu”nu oluşturdu. Munzur Vadisini kurtarma hareketini bu Kurul yürütmektedir.

 

Kurul: 29.01.2001 tarihinde Başbakanlık Makamına;

12.02.2001 tarihinde Avrupa Parlamentosu Başkanlığı’na, Avrupa Birliği Konseyi’ne, Avrupa Komisyonu’na ve Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı’na sunulmak üzere Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği’ne bu projelerin iptal edilmesi için Türkiye nezdinde girişimde bulunulmasına ilişkin istemde bulundu. İstemleri başlıca şöyle sıralamak olası.

- “Munzur vadisi, 1971 yılında Ulusal Park ilan edilmiştir. Bu vadi: estetik ve bilimsel bakımdan istisnai düzeyde evrensel değerlere sahip olan fiziki ve biyolojik bir oluşumdur. Bu niteliğinden ötürü de;

- Anayasanın 63. maddesi ile Doğa ve Çevre mevzuatına,

- Türkiye’nin onaylanmış bulunduğu 16 Kasım 1972 tarihinde yapılan UNESCO’nun Genel Kurulu’nda kabul edilmiş olan Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme hükümlerine,

- Türkiye’nin üyesi olmak sürecine girmiş bulunduğu AB’nin çevre kriterlerine göre olduğu gibi korunması gerekmektedir”,

- Tunceli’nin 80 küsur köyü direk etkilenmektedir. Proje yeni göçlere neden olacaktır vs...

Kurul, Başbakanlık başvurusuna iki ay içinde bir yanıt alamayınca iki ay daha bekledikten sonra Başbakanlık hakkında yüksek yargı da dava açtı.

Kurul ayrıca Türkiye ve dünya kamuoyunu, gelişmelerle ilgili bilgilendirmektedir. Ancak ülke medyasından yeterli desteği sağladığı söylenemez. Bu nedenle olacak ki Kurul, AB devletlerinden destek sağlama çabasını elden bırakmıyor.

Kurul “Munzur Vadisi” sorununu tam bir hukuki duyarlılık içinde yürütmektedir.

Etkinlik yurtdışına taşınmış...

Kurul adına Almanya’da hareket eden “Dersim İnisiyatifi Geçici Yürütme Kurulu Komitesi” soruna başka bir pencereden bakıyor:

“’Bilindiği gibi Dersim’ ‘sıkıyönetim ve olağanüstü hal’ uygulamaları ile yirmi yıldan aşkın bir zamandır olağanüstü bir yöntemle yönetiliyor. Uzayıp giden bu süreçte Dersim yoğun nüfus kaybına uğramakla kalmadı, iktisadi faaliyetin tüm altyapıları, eşsiz doğası ve kültür varlıkları da görülmemiş bir yıkım ve tahribat gördü. Siyasi ve askeri amaçlarla dünyanın bu harika köşesi yok ediliyor. Son olarak yüzlerce özgün hayvan ve bitki türünden oluşan endemik yapısı ile, üstelik ulusal ve uluslararası yasa ve antlaşmalarla ‘Ulusal park’ ve korunması gereken 1. ve 2. Derecede doğal alan sayılan Munzur Vadisine sekiz tane baraj dayatılmaktadır. Dersim’in etnik, dinsel ve politik özelliği nedeniyle tasfiyesini amaçlayan politik nitelikteki bu proje ile bir daha onarılması mümkün olmayan bir doğa katliamı da gerçekleştirilmektedir.”

Munzur vadisini girişimcileri ilk büyük etkinliğini Almanya da sergiledi.

10 şubat 2001’de Stuttgart-Sindelfingen Klosterseehalle’de düzenlenen “Munzur’u Koruma Dersim’le Dayanışma Gecesi”, Ferhat Tunç, Emre Saltık, Enver Çelik, Yeni Nur Seda, Ali Ekber, Ozan Reçber Serdar gibi 25 ünlü ses sanatçısının renklendirdiği ve 8-10 konuşmacıya yer verilen etkinlik görülmeye değerdi. İki bin kişi düşünülen salona başta Almanya’nın birçok eyaleti olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinden gelen beş bin vatandaşımızın büyük bir bölümünün ancak salon dışında duyumsadığı söz ve müzik dinletisi ile Munzur coşkusunda Dersim’in nabzını tutuyordu.

İnsan-doğa-kültür varlığı-çevre sorunları sloganları Almanların yardım ve övgülerine neden oldu.

Etkinlikteki “konuşmalar” ortak bir payda da şöyle özetlenebilir:

“Bilinçli bir şekilde evlerimiz yıkılıyor, ormanlarımız yakılıyor, köylerimiz boşaltılıyor, göçe zorlanıyoruz... Dersim yöresi insansız bırakmakla karşı karşıya, barajlar birer Berlin Duvarı, gıda ambargosu bir insanlık ayıbı. Bu ayıp ve kontroller ve baskılar, Tunceli’ne atanan üst yetkilinin vicdanına (düyuncuna) bağlı ağırlaşıyor veya hafifliyor. Devlete sığınıyoruz olumlu yanıt alamıyoruz. Sorunu buralara taşımanın nedeni bu.”

Tunceli Halkının Soruna Yaklaşımı

Baraj nedeniyle arazisi, su altında kalanların çabaları istimlak paralarını almak. İşsiz olanlar baraj nedeniyle “bir iş bulurum” umarı peşinde. Esnaf malını satma hesabını yapıyor. Bir milletvekili halkın nabzına göre tutum sergilerken, istimlak paralarını almakta aracı olduğu birçok kişinin parayı aldıktan sonra yöreyi terk etmelerinden yakındı (yekün beş trilyon TL para verildiği ifade ediliyor.)

Halkın önemli bir kesimi bu coğrafya suya boğulursa yaşam koşullarının yok olacağı görüşünde. Bölge insanının, ülke çapındaki ataleti, duyarlı, aykırı yapısı, insan hakları ve demokrasiye bağlılığı, bağnaz olmayan, yaşamı ile özdeş inancı, doğaya uyumu gözetildiğinde “korunmaya alınması gerektiği” yerde yerinden sürülmesinin, bağlı olduğu varlıkların yok edilmesine bir anlam veremediklerini belirtiyorlar.

Nedeni sorulduğunda “Dersim dağları tarih boyunca yüksek gerilim altında. Kılıçtan kurtulanların zulümden kaçanları bu coğrafya kucaklamış, barındırmıştır. Dersimlinin sevdalısı olduğu özgürlük, 72 milleti bir bilen inancın gizi bu dağların ve suların coğrafyasında saklı. Bu doruklarda güneş bir başka doyum sağlar. Tüm kirliliği bu akan sular temizler. Bu da ‘bağnaz-ırkçı’ kesimin işine gelmez. Boğmak istedikleri ‘Munzur Vadisi değil, Dersim’dir’”.

Devletin yanlış yapamayacağı, iyiyi-doğruyu devletin bileceği inancını taşıyanlar, az da olsa “Almanya’dakiler kendilerini kurtarmış bizi bize bıraksınlar” diyenlere de rastlamak olası.

Tunceli-Munzur Projesinin Savunucusu DSİ

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ); “Munzur Vadisi Projesi’nin gerçekleşmesi halinde yörenin ekonomik ve ekolojik dengelerinin bozulacağını barajların getirisi yanında götürülerinin daha çok olduğunu” öne süren “Kurul” başvurusuna 15 Mayıs 2001 tarih ve B 15 1 DSİ 0 10 03 00/123. 2170 - 2099 sayılı yazı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar bakanlığına verdiği cevapta şunları belirtir:

“DSİ Genel Müdürlüğü ifa ettiği bütün bu faaliyetler kapsamında projelerin teknik ve ekonomik yapılırlığının yanında, faaliyet alanının sosyo-ekonomik yapısı, ekolojik dengeleri, arkeolojik durumunu da içeren çevresel faktörleri göz önünde bulundurarak planlama ve projelendirme çalışmalarını yürütmekte ve bu çalışmalar sonucunda belirlenen, ülke insanına ve ekonomisine azami faydayı sağlayacak projeleri hayata geçirmektedir.”

DSİ’nin bu yazısı “bürokrat klasiğinin en iyi örneklerinden biri!” Yazıda sözü edilen faktörler teknik ve ekonomik yapılırlığının yanında “sosyo-ekonomik yapısı, ekolojik dengeleri arkeolojik durumu” ve yöre insanı faktörlerinin “incelendiği göz önünde tutulduğu” içeriğine katılmak olanaksız. Ancak “masa başı çözümlerinden” söz edilebiliyor. Çalıştığı sektörü savunmanın bu geleneği, aslında görevliyi aşan bir sistem sorunudur.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki yapılaşmada devletin kutsallığı, vatandaşın devlet için var olduğu düşüncesi egemen oldu. “Çevre” söz konusu değildi. Özellikle tek parti ve şeflik dönemi “hikmeti hükümet” dönemidir. Hükümetlerin varlığı bir “hikmet” kabul edilmiş. Bu bağlamda her yapılanın “yararlı-doğru” olduğu kanısı güçlenmiş. Öylesine ki devlet mekanizmasında en önemli işlevi gören çarkın en önemli dişlisi durumundaki bürokratlar gün olmuş mesleklerinin gereklerinden uzaklaşarak siyasilerin yaptırımlarını üstlenmiş. Bununla da kalmayarak siyasilerin birçok yanlışını savunmayı görev bilmiştir. Böylece siyasi partilerin ocak-bucak başkanlarının istemleri Devlet Planlama Teşkilatına “keyfiliği” dayatmıştır.

Özellikle son 20-25 yılda hükümetlerin “oy”a yönlendirdikleri yatırımların ‘“uygunluğu” yetkili teknik-meslek odaları gözetiminden uzaklaştırıldı. Türkiye Mühendis Mimar Odaları (TMMOB)’na “mühendis ve mimarların kayıt olma zorunluluğunun kaldırılması”, Mühendis olan Turgut Özal-Süleyman Demirel’in devlet ve hükümet başkanı dönemlerine rastlaması büyük bir talihsizlik.

Tekniğin gereklerinden uzaklaştırılan, siyasetin egemen olduğu yapılaşmanın bir ağır faturasını 7,4’lük bir depremde millet olarak ağır şekilde ödedik. Oysa yıkımların, ölümlerin sorumlusu, yapılaşmayı teknik gereklerden, kontrolden uzaklaştıranlar siyasetin egemen güçleriydi. (Tunceli-Munzur projesinde benzeri hataları sezdiğim için bu detaya girdim).

Bugün de büyük yapım ve projelendirmede siyaset erki egemendir. Birkaç ay önce devre dışı bırakılan 6-7 Devlet Hava Meydanları inşaatları içinde de DSİ’nin yukarıdaki yazısında belirtilen fizibilite değerlendirmeleri, faktör araştırmaları, projelendirmeler tam kadro yapılmış, onay görmüş. Onlar, yüzlerce teknik idareci yetkili bürokrat tarafından imzalanmıştı. Çok değil 7-8 yıl sonra “rantabıl değil” diye yetersiz bulundu, kapatıldı. Bu gibi rantabıl olmayan sayısız yatırım var. Sistemin işleyiş tarzı bu. Bu sistem DHM için geçerli oluyor da niçin Munzur vadisi projesi için geçerli olmasın ki? Değişen bir şey yok, “Eski tas eski hamam”. Bugüne değin değişen değil, katmerleşen çok şeyler oldu. Şimdi siyaset erki dev firmalarla sarmaş dolaş.

Bir değerlendirme

DSİ ve Kurul yazılarında Tunceli-Munzur Projesinin sekiz baraj ve sekiz HES’ten oluştuğunu belirttiği için bizde yazımızın başlarında bu sayıya uyduk.

Proje üzerinde yaptığım araştırmada (ve DSİ kayıtlarında) Tunceli-Munzur Projesinde isimleriyle; 1- Uzunçayır 2- Pülümür 3- Bozkaya 4- Kaletepe 5- Konaktepe 6- Akyayık Barajı olmak üzere toplam altı baraj ve sekiz 8 HES var.

Bu 8 HES’ten elde edilecek toplam enerji 319,4 Mw

Yapımı süren Uzunçayır Barajı HES (74), Mercan HES (19,2) toplam 94,2 Mw

DSİ yazışmalarında baraj sayısını sekiz, toplam enerji miktarını 358,45 diye belirler.

Rakamla başlayan bu belirsizliğin “ilgisizlik”ten kaynaklanmadığını “sürçü rakam” olduğunu düşünüyoruz. Ancak getiri-götürü hesabının yapılmadığına da ayrıca eminim. DSİ’nin: “ülke insanına ve ekonomisine azami faydayı sağlayacak projeleri hayata geçirmektedir” tümcesinin inandırıcılığının neye dayandırıldığını bilmek isteriz.

Tüm belirsizliklerin “tamamlanmış” olması için yukarıda sözü edilen çevre, yer, kültürel varlıklar, canlı-cansız varlıklar, yöre insanın etkileşimi gibi tüm inceleme ve değerlendirmelerin yapılması, bunların raporlara ve bilimsel donelere dayandırılması gerekir.

Bu donelere dayalı yaptırım, ileride dönüşü olmayan ulusal kayıplara neden olur. Örneğin Munzur Vadisi Ulusal Parktır.

- l. Derecede korunma altında olan bu Milli Park için ilgili bakanlıktan görüş alınmamış,

- Vadideki sayısız bitki ve canlı türleri ile ilgili bir değerlendirme yapılmamış,

- Vadi üzerinde ve yakınındaki köylerin yaşamı, ulaşımı yarını için bir proje geliştirilmemiş,

- Pülümür Barajı nedeniyle “Nato Yolu” Tunceli dışına alınmış, kayıp hesaplanmamış. Zeminin gözenekli kayadan oluştuğu, su sızdırır niteliği, dosyadaki bilgilerde var. Harçık Çayının su debisi barajı besleyecek güçte değil. Buna karşın planlanan enerji 30 MW. Bu miktar, değil ulusal su kaynakları, Munzur projesi yanında bile “devede kulak”tır. Bu baraj yapıldığında Elazığ-Tunceli-Erzincan yolu kapanacak, Pülümür ve Nazimiye ilçeleri bağlanacak il arayacak.

Hangi yönden ele alırsanız alın, salt Pülümür Barajı ile, “ülke insanına ve ekonomisine azami faydayı sağlayacak” değil, aksine zararları sağlayacak bir proje “hayata geçirilmektedir”.

Özetle DSİ “durumu” içeriği boş sözlerle geçiştirmektedir.

İhalesi yapılan üniteler

“Tunceli-Munzur Projesi kapsamındaki Mercan HES’in inşaatı tamamlama aşamasında olup inşaatı sürdürülmekte olan Uzunçayır Barajı ve elektronik donanımın ihalesi bu yıl içerisinde yapılacaktır” denmekte, bunun dışında hiçbir ünitenin ihalesi yapılmamıştır. Bunun altını özellikle çiziyorum, bilinmesinde yarar var.

Tunceli-Munzur Projesi değerlendirilmesi

a) Siyasi Yön

Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntı ve artçı krizleri nedeniyle Tunceli Munzur Projesi “yap işlet devret” usulü ile ihale edilecek.

Ancak bunun normal yollarla ihale edilemeyeceğini DSİ yazısından öğreniyoruz;

“...Türkiye-ABD arasında imzalanan Hükümetlerarası Ortak Bildiri’de yer alan Konaktepe Barajı ve Konaktepe l ve 2 HES Projesi’nin kesin proje hazırlanması ile inşatı ve elektromekanik teczihatının temin ve tesisi işinin Türk ve ABD Konsorsiyom’a yaptırılması Bakanlar Kurulu kararı ile kararlaştırılarak bu konuda Genel Müdürlüğümüze verilen yetki çerçevesinde Konsorsiyumla yapılan müzakerelerle sonuçlandırılmış, taslak sözleşme ve fiyat Bakanlığımız Olur’u ile onaylanarak kredi anlaşmasının sonuçlandırılması için Hazine Müsteşarlığı’na gönderilmiş.”

Birkaç yıldır ABD’nin Stone Webster firması koordinatörlüğünde gündemleşen “Tunceli-Munzur Projesi”, vahşi kapitalizmin sofrasında ısıtıldıkça iştahları kabarttığı gözden kaçmıyordu. Koordinatör Firma anlaşıldığı kadarıyla salt Konaktepe HES l ve HES 2’ye göz koymuş. Firma, bu iş için proje değişikliğine gitmiş ve teklifi DSİ’ce olduğu gibi kabul edilmiştir.

Konaktepe Barajı

İnşaatı içinde ABD firmaları önce Avrupa firmalarıyla birlikte hareket etmişti. Sonra “oluru” sağlamak için Alman-Avusturya firmaları yerine Türk firmaları ile konsorsiyum kurmuş.

Devletimizin borç para bulmak için her türlü çabasına karşın, İMF ile yaşanan olumsuzluklarda, ABD Başkanı’nın Türkiye için özel desteği sıcaklığını koruyor.

ABD politikası çıkar üzerine kurulu. Bunun da bir bedeli olmalıydı. Bu bedel görüntüsünün “Tunceli-Munzur Projesine” yansıması yöre için büyük talihsizlik.

Hükümetin içte çıkardığı KHK’ler tek tek veto yerken, devlet ihalelerinde rekabeti önleyecek görünüm sergileyen “Hükümetlerarası Ortak Bildiri” ile işin ABD’ye verilmesi, devlet yönetimine sokulan yeni bir yöntem. Bu yöntem “bağımsızlık” naraları gölgesinde ulusa ve yöre halkına dayatılıyor. Bu dayatmanın yasalara uygunluğu belirsiz, denetimi sınırlı.

Devlet geleneğinde olmayan böylesi bir yaptırım karşısında, ne Tuncelilinin ne de DSİ’nin yapacağı bir şey var

DSİ’ye eleştirel serzenişlerimiz boşuna. DSİ bu işte Kemal Derviş’in yaptığından öte ne yapabilir ki? Munzur Vadisi, “Kesin projeler dahil” her türlü malzeme ve yapımı ile ABD Konsorsiyum’a havale edilmiş. Olan Munzur doğasına oluyor.

b) Teknik Yön

Baraj yapımında birçok genel kural var. Barajların ortalama verimlilik ömrü 50 yıldır. Bu ömrü artırmak için, baraja gelen nehirlerin taşıdığı “ kum-çakıl-mil vs.nin ana barajı doldurmasını önlemek gerekiyor. Bu nedenle, nehir kollarında tutucu setler, engeller, küçük barajlar yapmayı zorunlu kılar. Ancak bütün bunları ana barajdan önce yaşama geçirmek gerekir. Yani Keban su tutmadan önce bitirilmeliydi.

Keban Barajına bağlı Munzur ünitesi, 1965 yılında bu amaca yönelik planlanır. Bununla bu küçük barajlardan enerji elde edilemez anlamı çıkarılmamalı. Ancak bugüne değin bu tedbirin alınmaması beklenen yarar işlevini büyük miktarda yitirmiştir.

Geldiğimiz noktada Keban Barajının “ölü hacminin” çoğalmakla ömrü oldukça kısaltılmıştır. Nitekim barajda oluşan adacıklar “ölü hacmin” beklenenden çok olduğunu gösteriyor.

Bu durum Munzur Projesi için de geçerli. Hatta daha da önemli. Menbaya çok yakın oluşu yanında nehrin dik yapısından dolayı yapılacak barajların çok daha kısa sürede dolmaları kaçınılmaz... Minimum bir değerlendirmeyle 40-50 sene sonra enerji potansiyelini yaratan su hacmi küçülünce baraj işlevsiz kalır. O güzelim dağ ve nehir coğrafyası bir utanç duvarı arkasında çamur deryası olur kalır. Girsen girilmez, geçsen geçilmez, eksen ekilmez...

Bırakın Munzur’u kıymayın

Tunceli coğrafyası; doğal yapısı ile etrafı aşılmaz dağlarla çevrili Munzur Vadisi ve Munzur dağlarıyla bir bütündür. Ayırmayın bu bütünlüğü, Munzur’a, Harçık’a baraj yapmayın, suya boğulur. Yörenin yaşam yolları kesilir. Bu yollar yaşamı Düzgün Bava’yı doruklara bağlar. Bırakın halk inancını yaşasın. Bırakın çiçekleri, gülleri, meşelikleri Munzur’dan beslensin, renk salsın. Bırakın alabalıklar suda oynaşsın, gözelere sıçrasın, sıfırlı metrelerde yaşasın. Bırakın pezkofları eteklere insin, keçilerimize karışsın, çoban “Munzur” onları da gütsün. Bırakın suları akarken çağlasın, ak köpüklü, soğuk kalsın, karpuz çatlatsın.

Güzelliklerin doğası ile oynamayın, tüm insanlar içindir, kirletmeyin, tarihtir. Kızılderililerin topraklarını kirletme deneyimi olan ABD kartelleri de olsa, birilerinin bunu yükleneceğini düşünmek istemiyorum. Bu bir katliam olur.

Tunceli Munzur Projesi “değişim önerisi”

A)

l- Yapımı süren Uzunçayır Barajı - HES ve Mercan HES ve Tesisleri inşaatı bitirilsin.

2- Bozkaya Barajı ve HES’nın yapılabilir (il ve yerel yönetim yönünde bir sakıncası yoksa). Bununla elde edilecek enerji 130 Mw olur.

B)

l- Munzur Vadisi ve Harçık Vadisi turizme açılsın: Günümüzde sahil turizmi yerini dağ ve vadi turizmine bırakıyor. Buna en iyi örnek Antalya ve Adana. Bu işlev gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Bugün tüm lüks villalar ve oteller (sahildekiler dahil) havuza yönelmiş durumda.

2- Munzur Vadisinde uygun yaz kış tesisleri yapılsın.

Bunların “yap işlet devret” veya Turizm Bakanlığının limitlerinden kiraya verme veya oluşturulacak projelerle halkın hizmetine sokulması olasılığı var. Bunun için Avrupa’dan gelecek veya yapacak potansiyel var.

 

BİR KÜRTÇE DUYURU VE “ÜNİTERLİK”

Diyarbekir’in  Çermik ilçesinde, halkın görmesi istenilen bir sinema filmi için Türkçe duyurudan sonra  bir de Kürtçe duyuru yapılması uygun görülmüş.

Kürtçe duyuru yapanlar hakkında anında soruşturma başlatılmış. Ortalık toz duman! 

- Hiç Kürtçe duyuru olur mu? Biz üniteriz, biz laikiz, biz doğruyuz, biz çalışkanız! Biz AB için bölünmeyiz, biz Kıbrıs’ı hiç vermeyiz! Verilecek tek çakıl taşımız yok vb. “çakıl taşı edebiyatı” medyamızı gündeminde ısıtılarak tekrarlanmaktadır. Neyse ki halkımızın sağ duyusu bu tarz uçukluğa karşı deneyimli, dirençli, eskisi gibi anında “gaza gelmiyor”.

“Vatan millet Sakarya” benzeri tahriklere karnı tok. Yaşam bulan somut olaylarla bunların “soygun, vurgun” kalkanı olduğunun bilincine varmış halkımız.

Üniter olmak; ille ki bir “etnik ayrıcalığı” veya bir “tek bir dili” kullanmak değil. Amaç ülkenin  birliğini sağlamak ve yürütmektir.

Dünyanın süper devleti Amerika bir tek halktan mı ibaret ve bir tek dil mı kullanıyor? Fransa laiktir diye tek inançla mı yetiniyor? Herkes istediği dilde konuşur anlaşıyor, istediği dilde yazarken, “çakıl taşı edebiyatı” yapılmıyor. Birliğin koşulu devletin vatandaşlarını eşit görmekten geçer. Kaldı ki ülke yaşamında durum tam tersine. İngilizce, Fransızca, Almanca vs. öğretim ilk okullardan üniversitelerimize kadar yaygın. Bu eğitim yuvalarına girmek okumak, yılda yüz bin dolar, frank, mark gerektiriyor. Bu okullarda İngilizce, Fransızca, Almanca vs. salt “duyuru” değil, eğitim yapılıyor.

Ayrıca, Kürtçe duyurunun yapıldığı mikrofonda, günde en az üç kez Arapça ezan okunuyor. Niye biri çıkıp ta soruşturma açmıyor? “Üniterliği” salt Kürtçe mı bozuyor? Horozların şafakları müjdeleyen  “üü ürüü üüüü“ sesi, çobanların koyunları yönlendiren “kaval nağmeleri” birer duyurudur. Türkçe olmayan duyuru suçsa bunlarda yasaklansın!

 Duyuru Kürtçe olunca, ırkçı siyasi erk, egemenliği sallantı geçirdiği için soruşturma açıyor. “Kürtçe duyuru”, ülke bölünüyor  yalanı, asıl olan “şehit kanlarıyla” iktidar olan ırkçı iktidarın egemenliğini sürdürme korkusudur... İngilizce, Fransızca, Almanca ve Arapça’ya suskun kalması, Kürtçe duyuru için “çakıl taşı edebiyatına” sarılması nedeni budur.

Avrupa Birliğine girmenin koşulları; tek para birimine geçme gibi globalleşme, demokrasinin tüm gereksinmelerini gerçekleştirme ve bunları açık şekilde yasalarına yansıtmaktan geçer.

Oysa bugün gelinen nokta ülkeyi ayakta tutan tüm değerleri yok edilmiş, olanları saptırılmış, demokratik yaptırımlar, insan hakları askıya alınmış, soygun-vurgunlar TL üzerinden değil dolar, mark olarak yapılır durumda. Şair mısrasıyla özetlenirse:

Bir soğan soyulursa yaşarıyor gözler / bir memleket soyuluyor aldırmıyor öküzler”

 

 

ALEVİLERİ DIŞLAYAN DİN-DEVLET BİRLİĞİ*

Cumhuriyet Anayasası, laik dünya görüşünü benimseyerek, din işlerini, devlet yönetiminden ayrı tutmuştur. Anayasanın 2. maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içerisinde insan haklarına saygılı... temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” biçimiyle insan hak-hukukuna öncelik veriyor. 24. maddesi; “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefe, inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz” hükmüyle de bireylerin eşitliği, düşünme, inanç özgürlüğüne belirleyici kazanım yolları açmış. Anayasa laik anlayışla; adil davranmayı, insan haklarına saygıyı, inanç serbestisini belirler. Başka bir anlatımla Anayasa; “milletçe dayanışma ve bütünleşme”yi tek inançla yetinme veya -sözgelimi- bu inancın, İslam dininin Sünni mezhebi olacağı yönünde sınırlayıcı bir ibareye yer vermemiştir. Değişik inançların olabileceği düşünülerek Anayasa düzenlenmiştir. “Hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz” derken, olası bir inancın sayısal üstünlüğü, çokluğun azınlık inançlar üzerinde olabilecek baskılarını azaltmayı, hizmetleri değişik inancalara yaymayı amaçlamıştır. Anayasa içeriğinde, devlet din birlikteliğine yer vermemiş, tersine laiklik ilkesini, din devlet işlerinin ayıraç teminatı olarak yer vermiş ve laiklik tanımının; toplumun bütün kesimlerinde (bilim, din çevreleri dahil) bir ortak paydası var, o da şu: “Devlet-din ayrılığı”.

Laikliğin Tanımı

1982 Anayasa yapımcısı Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı’ya göre laiklik; “Devletin dini sorunları yönetmemesidir. Ve dini sorunların insanlar arasında bir ayıran yapmamasıdır.”

Eski Diyanet İşleri Başkanı Dr. Yazıcıoğlu’na göre; “ilmi ve batılı anlamda laiklik, dinin devlet işlerine, devletin de din işlerine karışmamasıdır. Laiklikten söz edebilmek için din işlerinin devlet içinde olmaması lazım. DİB gibi bir teşkilata devlet içinde yer verilmemesi lazım. Din işlerinin cemaatlere bırakılması kaçınılmazdır” (1989 yılında Başkanlığı döneminde basına verdiği demeçten).

Anayasanın açık, laikliğin anlaşılır ilkesine karşın, devletin DİB genel idare içine alması, bu Başkanlığın (DİB), salt Sünni mezhebe hizmet vermesi ve bununla sınırlı kalmasını anlamak olası değil. Devletin dolaylı da olsa, din işlerini tek yönlü taraf olarak yürütmesi. Sünni mezhebini bir biçimde devlet inancı olarak dayatması; azınlıkta kalan inançların insanı haklanın yadsımakla kalınmıyor. “Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesi”nin (Anayasa, mad. 10) yaşama geçirilmemesi ile ayrıca Anayasa suçu işleniyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluş yasası, Anayasanın ruhuna, laiklik ilkesine aykırı, çifte standarda net örnektir. Nitekim DİB, yasasının öze ilişkin içerik maddeleri, Anayasa Mahkemesi tarafından yerinde görülmemiş, iptal edilmiştir. Bu maddelerin yerine, bugüne değin yenileri yapılamamıştır, iptal edilen maddelerin yapılamamasının nedeni bu yasanın laisizm dahil Cumhuriyet ilkeleri ile bir bağının olmayışı gösterilir. DİB yasası bu haliyle; Türk-İslam sentezcilerinin iktidar erkine dayalı çabaları, Sünni inançlıların çokluğu, Alevi-Bektaşi inanç önder ve “dede”lerinin, “Alevi kimliğinin” gereken açıklığı ile ortaya koymaktan kaçınmaları, “Ehlibeyt” anlaşılmazı ile de, Sünni mezhebinin uzantısı görüntüsünü sergiledikleri için bu yasa; hak, hukuktan yoksun, boşlukta yaşatılıyor.

“Ülkemiz nüfusunun %25’i Alevi’dir, devlet çatısı altında yer alan DİB, Alevi kesimin de ödediği vergilerle din hizmeti vermekte, camiler yapılmakta, Kur’an kursları açmaktadır. Hizmette Aleviler kaale alınmamakta... Bu bölümün içinde yüz bin kadrodan bir tek ‘çaycı’, Alevi ya da diğer inanç sahiplerinden değildir. Alevilerden alınan paranın Sünni hizmete aktarılması bir gasp olayıdır” (Cem Vakfı Yay. s. 3) diyen Alevi dedesi Prof. İ. Doğan’ın bu “teşkilata” sığınma, “para istemesi” (bir bakıma “gasp” olayından hisse istemesi) anlaşılır gibi değil.

Ülkemiz Anayasasıyla; çağdaşlığa, ileriye yönelik, bilime, aydınlanmaya dayalı, demokratik, laik bir hukuk devletidir. Tüm kurumlarıyla çağdaş hukuk kurallarına göre yönetilmek zorundadır.

Dinler, kural gelişmeye kapalı, çağın gerisindeki “uhrevi” kural ve kurgulara bağlı. Genellikle inanç tutkunu, bağnaz, tutucuların bilinç belirleyicisi “kabul”deki kitaplar, geriye yönelik çağdışı söylemler olur. Bu bağlılığı Prof. Dr. Y.N. Öztürk şöyle betimler, “Dini zaten Kuran yönlendirir, ben onun dışında bir yönetici kabul etmiyorum” (Cem Vakfı Yay. 2, s. 185).

Geriye Dönüş

Cumhuriyet döneminde Anayasa ve bağlı yasalar (değiştirilemeyen maddeleri dışında) 3-4 kez değiştirilmiş, gelişime paralel iyileştirilmiştir. 75 yıl içinde iyileştirilmeyen, gittikçe ağırlaştırılan tek yasa inanç özgürlüğü yasasıdır. 1982 Anayasası düzenlemesi olan; “din kültürü ve ahlak öğretimi, ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” hükmü ile Sünni mezhep öğretisi zorunluluğu, Alevilere uygulanan baskılar, “yasa ayıbı”, hak gaspıdır.

Değişik dini inançtaki Anadolu birliğinin savaşımı ile kurulan devletin, yeni bir “ulus” yaratma çabası, Türk-İslam sentezlerince, “tek soy tek inanca” yönlendirilirken anlaşılamayan bir mantıkla; Türkçe ezan, Arapça okutuldu, “isterseniz hilafeti de geri getirirsiniz” mantığı, her istenilen yerde Kur’an kursları, imam hatip okullarının açılmasına, camilerin yapılmasına hız verdi. Devlet bütçesinden beslenen Din işleri “oy” için politikaya alet edildi. DİB’de; kadroların teşkili, memur ataması; din adamları-egemen politik güçlerin işbirliğine terk edildi. Diğer inanç sahipleri Cumhuriyet ilkelerine karşın laiklikle birlikte dışlandı. Bunların başında Alevi vatandaşlar gelir.

Bugün ikinci bir inancı tanımamayı; “milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi” amaçlandığı savı, ilkel olduğu kadar çağdışıdır. Çoğulcu demokrasiye, anayasal kuvvetler kavramına, parlamenter sisteme ters. Bu mantık geçerli olsa “milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi” sağlamak için çok partili sisteme gidilmez, tek parti ile yetinilirdi.

Bugün varılan noktada DİB bütçesi tek tek 24 bakanlıktan fazladır. Ayrıca MEB giderlerinin önemli bir kısmı “din işleri” için harcanmaktadır. Devletin genel bütçeden beslenen yüz binler içinde şekillenen karşı güçler, Cumhuriyet ve ilkelerini zora sokmuş. “28 Şubat” önlemlerini getirmiştir. Alevilere yönelik “Maraş”, “Çorum”, “Sivas” gibi benzeri katliamlar cami çıkışlı. Ayrıca birçok aydının tek tek ölüm fermanlarının cami avlularında oluşturulduğunu görüyoruz... Yine de devlet-din birlikteliği devam ediyor.

AB’ye girme çabasını yürüten devletin, öncelikle çoğulcu demokrasiyi yaşama geçirme, hizmeti yayma; bunun için de DİB’i genel bütçeden çıkarmak zorunda. Hiçbir AB devletinde ülkemizdeki gibi devletin “dini yönetmesi”, genel bütçeden beslenmesi olanağı tanınmamıştır. Aynı inançta birleşenler cemaatler yoluyla inançlar yaşatır. Dinler, kabullerindeki eski çağa, kurgulara dayalı, bağnaz tabiatlı, metafizik düşünce bağımlısı. Devlet ise “tersine bilime dayalı, yenilikçi çağa uyum sağlama” zorundadır. Bu nedenle demokratik devlet, dinle yürüyemez. Bugünkü açmazın nedeni burada. Aydınlığın karşıtı şeriatçıyı devlet besliyor (Kara Ses Cemalettin Kaplan’ın DİB’de başkan yardımcılığına yükseldiği bilinir). Bütün kurumlarıyla özelleşen devlet, dinle derin devletçiliği sürdürüyor.

Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz, Papa’yla görüştükten sonra basına verdiği demeçte: “Devletin dine, dinin devlete karışmaması gerektiğini söyledi” (Cumhuriyet Gaz., 17 Haziran 2000). Aynı demeçte Diyanet İşleri Başkanı, Aleviler için; “dini doğru, kitabi bir şekilde öğrenirlerse farklılık kalmaz” diyerek Alevilik inancını yadsıyor; açık, anlaşılır şekilde Alevileri cehaletle suçluyor.

Ayrı inanç sahiplerini, “Sünni inancını bilmemekle” suçlama doğru değildir. Din bir kabul olayıdır. Her din veya inancın ayrı oluşu, o inancın var oluşunun nedenidir. Alevilik bir ayrı inanç ve yaşam biçimidir. Alevi inancı ile Sünni inanç arasındaki fark, Hıristiyan dini ile İslam dini arasındaki farktan az değil. Sayın M.N. Yılmaz nasılki bu suçlamaları; ziyaretine gittiği Papa’ya veya Hıristiyanlara yapamaz, onları “Kur’an’ı” bilmemekle suçlayamazsa Alevi vatandaşları da suçlamamalı. Kaldı ki, “idare makamlarının işlemlerinde kanun önünde eşit davranma” uyulması gereken bir yasa hükmüdür. Bu yasa hükmünü çiğnemeye hiç kimse yetkili değil.

Diyanet İşleri Başkanı, Alevilerin inanç kabullerinin, İslam’la eşdeğer geliştiğini ayrı bir yaşam biçimi olduğunu bilir. Bilirki Alevi yaşamda; cami yok cemevi var, imam yok, mürşit, pir, rehber var, sazlı-sözlü ibadet var, “Cem-Cemaat”, semah var. Musahiplik-ikrar var. Ramazan yok Hızır orucu, on iki gün var. Aradığını “Hac”da değil, aradığını insanında, yurdunda arar. Alevilerin “Tanrı” bilinci bile ayrı... Yaşam biçimi bu inanç biçimiyle bütünleşmiş. Bu bütünleşmede laik anlayış, aydınlanma, demokratik ilkelere sahiplenme var. Alevilere karşı baskıda etken olan da bunlardır.

Halka karşın halkı, istemi dışı yönetmek demokrasisi, çağdışı bir alaturka anlayıştır. Osmanlı geleneğinin ardılı olup inançları yadsıma, kabul etmeme, Sünni mezhep dayatması asimilasyon politikası artık demokratik Cumhuriyet ilkelerini sulandırmaya yetmiyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devletten, devletin genel bütçesinden ayırma zamanı gelmiş, geçmiştir.

 

 

ALEVİLİĞİN TANIMI*

75. yılı coşku ile kutlanan Cumhuriyetimizin anayasaları; “Eşit, tarafsız, imtiyazsız” bir ulus toplumu öngörmektedir. Ancak bu sistem bugüne değin yaşantıya geçirilemedi, yasada belirtilmekle yetinildi. Toplumun rengi sosyal sınıflar, farklı kültür, etnik veya inanç grupları, iktidarı elinde bulunduran güçlerin “oy” hesaplarıyla 75 yıl boyunca hep yok sayıldı. Halk kesimleri, ana tanımından, öz kültür değerlerinden, özgür inancından soyutlandı. Buna yönelik baskılar, yasaklar getirildi. Vatandaş olmak, bir biçim olarak “Türk ve Sünni” olmaya koşul sayıldı.

Yasaların inanç özgürlüğü (özellikle Aleviler yönünde) hak, hukuk, hür iradeye bırakılmadı. Alevi-Bektaşi inancı, Sünnilerin baskısı, töhmeti altına alındı. Sünni yazarlar Aleviler için kitap yazmaya “Alevi-Bektaşi inanç kurallarını” belirlemeye başladılar. Kısacası kendi inanç ve anlayışlarını Alevilere kabul ettirmeye kalktılar. “Düşündüğümüz şekilde düşünün, izimizi sürün, yani Sünni olun” diyorlar. Uymayanları periyodik aralıklarla, değişik nedenler yaratarak “sapık inanç”, “mum söndürme” biçiminde aşağılamaya, kurşunlamaya, yakarak öldürmeye başladılar. Öldürme, yakma, çözüm olmayınca yeni bir yapılanma ile Alevileri asimile etme çabaları başlatıldı.

Yasalar zorlandı, zorunlu din dersleri ile “özgür düşünce” dara düşürüldü. Zorunlu din dersleri, hukukun temel ilkelerine, çocuk ve insan haklan bildirgesine ve anayasanın 2. ve 10. maddelerine aykırı, dolayısıyla “laikliğin” dışlanmasıdır. Bu yöndeki zorlama ve yaptırımlar anayasa ile yasalar arasında çelişkiler oluşturdu. Hukuk, Cumhuriyet ve demokrasi zora sokuldu.

Anayasamız “din işlerini devlet işlerinden ayırmıştır. Bu nedenle “laikiz” diyoruz. Devletin dini olmaz. Gelin bakınki devlet tüm inançları yok saymakta, her inançtaki toplanan vergilere “Diyanet İşleri Bakanlığı” yoluyla Sünni mezhep yararına din işlerini yürütmektedir. Anayasa “Devlet organları ve idari makamlar bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesinde uygun olarak hareket etmek zorundadır” der. Tatbikatta bu kurum “hak” ilkesine uymadığı gibi, kimi yayınlardaki “Alevilik sapık bir inançtır” öğretisine de göz yumuyor.

Kapatılan RP’nin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın “Alevilerin mum söndürme geleneği”, FP Başkanı R. Kutan’ın ‘sapık inanç’ deyimi bu öğretilerin dışa vurulması-kusulmasıdır. Kutan’dan bu ayıbından dolayı “özür” dilemesi istenince pişkinlikle, “Siz Hz. Ali’yi benim kalıbımla kabul edin, sapık inançlı demeyelim” demeye getirdi. Mahkemeye verilince de, “Ben bu konuşmayı TBMM’de yaptım, suç sayılmaz” dedi. Alevi’ler için her kötü yaptırım gibi yaptığı ile kaldı.

Birkaç yıl önce Gazi Üniversitesi’nde kurulan Türk Kültürü ve HACI BEKTAŞ VELİ Araştırma Merkezi; 1. Sempozyumu, 22-24 Ekim 1998’de 83 konuşmacı (bir o kadar da dinleyici) ile Gazi Üniversitesi salonlarında gerçekleştirildi. İ.Z. Eyüboğlu, Atilla Erden gibi birkaç kişiyi saymazsak, sempozyum ‘Türk-İslam Sentez’i üzerine bina edildi. Satır aralarında Bektaş Veli’nin Türk ve de özellikle ‘Sünni’ olduğu savı ile Bektaşi-Alevi inancı, Hz. Ali’ye dayandırıldı. Bunların içinde ‘önemli’ bir Alevi dedesi de vardı.

Türk-İslam Sentezcileri’nin “tek soy-tek inanç” çabaları, “Türk’üm demeyeni vatandaşlıktan çıkarma, camiye gitmeyeni İslam’dan saymama” aşamasına gelmiştir. Zaman zaman bu düşüncenin devlet idaresinde de uç verdiği görülüyor. Kimi bakanların “Alevilik bir tarikattır” demesi, cemevleri temellerinin atılması, kimi Alevi vakıflara el altında para, şimdi de Aleviler için bir “Enstitü” kurulacağından söz edilmesi, yasal olmayan yaklaşımlar; Alevi inancını laikliğe, yasalara aykırı olan “devletin dini yönetme” ayıbının içine çekmektir. Nitekim kimi Alevi dedelerinin, para için yedi yüz yıllık Anadolu kültürünün mozaiği, çoğulcu demokratik yaşam biçiminden, inanç kurallarından taviz verdiler. İkili oynadıklarını görüyoruz. Hacı Bektaşî Veli Şenlikleri’nde, devlet adına konuşanların “Aleviliği anlamadan kendimizi anlayamayız” tümceleri, şairane hoş bir seda olarak kaldı...

Aleviliğin bugünkü çıkmazının önünde; düzenle uyum içinde hakkı, hukuku, çıkarı doğrultusunda gözeten bazı “Dede”, “Seyit”ler görülüyor. Bunlar; “Şeyh-Molla”lar gibi sık sık “Arap” olduklarını belirterek inanç liderliğini sürdürür. “Ehlibeyt” soyundayız derler. Diğer tarafta, devlet düzeni içinde Türk-İslam sentezcisi olurlar. Aynı potada iki tür milliyetçilikle ümmetçiliği harmanlarlar. Alevilik hoşgörülerini; değişik partilere girip çıkmalarında, yasalara karşın, laikliğe karşın Diyanet İşleri Başkanlığını “Devletin dini yönetmesini” içine sindirmelerinde görüyoruz.

Sayın Prof. Dede İ. Doğan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı şöyle tanımlar: “Ülkemiz nüfusunun %25’i Alevi’dir. Devlet çatısı içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Alevi kesiminin de ödediği vergilerle din hizmeti verilmekte, camiler yaptırmakta, Kur’an kursları açılmaktadır. Hizmetlerde Aleviler kaale alınmamakta, Sünni bakış açısı içerisinde çalışma sürdürmektedir. Bu apaçık haksızlıktır. 1997 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi için 50 trilyon ayrılmıştır. 50 trilyonun 10-12 trilyonu Alevi’nin ödediği vergidir. Alevilerden alınan paranın, Sünni hizmete aktarılması bir gasp olayıdır”... Bu bölümün içinde yüz bin kadrosundan bir tek “çaycı” bile Alevi ya da diğer inanç sahiplerinden değildir” (Cem Vakfı Dergisi). Anlayamadığımız “Gaspçı, kul hakkını yiyor” dediği kurumdan nasıl makam ve para istemeyi içine sindirebildiği ve Alevileri bu kuruma bağlama çabasıdır...

Prof. Dede, ikileminin bilincinde -ki bir başka yazısında “İyi niyetli vatandaşların Diyanet İşleri Başkanlığı’nı savunmaya gücü yeter mi? Ya da böyle bir çaba harcamaya çalışmak yanlışa destek verme anlamı taşımaz mı?” diye soruyor (Cem Vakfı Dergisi, s. 3). Bu bir günah çıkarma mı? Para mı çifte standart mı?

Dün olduğu gibi bugün de ülkeyi çöl şeriatına çekenlerin önünde en büyük engel Alevi inançlılar, yani Alevilerdir. Son yıllarda Aleviler üzerindeki baskılar, şeriat istemcilerinin Türk-İslam sentezcilerini desteklemesiyle arttı. Türk-İslam sentezi için, zamanında, H.V. Velidedeoğlu, “Türk-İslam Sentezi kuramı, Atatürk milliyetçiliğini, Arap ümmetçiliği içinde boğup yok etmek amacıyla kurulmuş bir tuzaktır” demişti. Bugün de bu takkiye’li Türk-İslam sentezi “çeteleri” rahatlatmak, şeriata yol vermek için, Alevi inancını yok etmek, diğer mezheplere boğdurma çabasını sergiliyor.

Özetlersek “Nüfusumuzun %99’u Müslüman” denir. Alevilerden toplanan vergiler Sünni mezhep adına kullanılır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “gaspçı”, “kul hakkını yediği” savı yanında öğretilerin tek yanlı olduğu, Alevilerin evlerinde, sokakta öldürüldüğü, otellerde yakıldığı ortadadır. Alevi-Bektaşi inancı, sıkıştırılan çember içinden parçalanmadan çıkması, bu inancın tanınması, yani “Alevi kimliğinin” kabulüne bağlı. Bunun için önce “inanç liderleri” açık olma ikili oynamama durumundadır. Çifte standart politika, Alevi inancı üzerinden kaldırılmalı, açık olunmalıdır...

Dinler ve inançlar, kabul ve tatbik ettikleri kurallarla belirlenir. Alevilik, ayrı niteliği ile yeniliğe açık, kültür yüklü bir yaşam biçimi ve genel içinde renktir. Bu biçimin kendine özgü, belirli kuralları var. Bu kurallar kimine göre “Zerdüşt” katılımlı. İslam’ın “Anadolu’daki biçimi” veya başka inanç üzerinden alıntılar var. Ne olursa olsun tanrıyı insanla özdeşleştiren, çağdaş bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçiminde “Mürşid” var, “Pir” var, “Rehber” var, “Cem” var, “Halka İbadeti” var. “Musahiplik” (kardeşlik) var, “Düşkünlük” (Sorgulama) var, “Cins Eşitliği” var, “Sema” var, “Söz” var, “Saz” var... Siz buna din deyin, mezhep deyin, tarikat deyin, ne derseniz deyin. Yedi yüz yıllık çağdaş bir inanç ve yaşam biçimidir. Bir ayrı kültür, bir ayrı değerler bileşimi, Bektaş Velilerle belirlenen, Pir Sultanların, Yunus Emrelerin ezgileri ile bezenen, yaşam biçimidir. Kimsenin bu yaşam biçimini sulandırmaya, bildiklerince değerlendirmeye hakkı yoktur, olmamalıdır.

Aleviliğin, yaşam biçimi ile tanınması, insan haklarının, demokrasinin, çağın gereğidir.

 

 

III. BÖLÜM

“DERSİM KÜLTÜRÜ”

TUNCELİ KÜLTÜRSÜZLÜĞÜ

 

Turan ırkçılığının Dersim üzerinde çığlıklaşan asimile baskısının ikinci ayağı Dersimlinin kendisidir.

Bu nedenle ben bu ayrı, sulandırılmış kültürü karışık dağarcığında seslendiren veya yazı yoluna dökenleri: “Tuncelili” veya “Dersimli” olarak ayırıyor, olanak buldukça bir birlerinden ayrı tutmaya özen gösteriyorum.

Bu da çoğu kez başıma olmadık belalar açıyor; ve beni, olmadık sorun ve tehlikelerle karşı karşıya bırakıyor. Örneğin niçin “İl Tunceli” olarak belirlenmişken siz neden “Dersim” diyorsunuz? Devletin koyduğu ismime karşısınız, yenilikten yana değil misiniz? şeklinde resmi veya özel kişilerin sorularıyla karşılaşıyorum.

Bilinen o ki Dersim 38’de; yakın tarihimizin, insanlığın, genç cumhuriyetin en büyük, talihsiz, haksız zulmü yaşanmıştır.

38 sürgünlerinde, Dersimli, Anadolu’nun değişik yerlerine sürülürken, varsıl değil yoksul yerlerine gönderildi. Gittikleri yerlerde hep hor görüldüğü, aşağılandığı, potansiyel suçlu görüldükleri için de 1946’da çıkan af kanunu ile geri dönmek zorunda kaldılar. Dönerken Dersim’e Anadolu’nun bu yoksul yerlerinde edindikleri kötü alışkanlıkları da beraberinde Tunceli’ye taşıdı, başka bir deyimle Dersim’i kirlettiler. En basitinden gıda alışkınlıkları bile değişmiş, tereyağı yerine margarin yemeyi yenilik saydılar. Ezikliği yanında yeniliğini sergilemekten de geri kalmıyor: “dayé” yerine anne diyor; sıpi’ye (ayran salıncağı) sıpa. “Ana yurdumuz ‘Horasan’ soyumuz ‘Ali’ soyu”. “Alevilik Şii mezhebinin en önemli kolu, Ehli beyht ejdadımız 12 İmam kurtarıcımız... gibi bir tip sömürge kültürü, bugün Dersim kültürünü yıkıma götürüyor.

Bir önceki bölümde belirtilmeye çalışıldığı gibi, ana dili Dımıli (Kürtçe) olan bir aşiret topluluğun asi duruşu, başı eğilmez karakteri, özgür doğa ile özdeşleşen hür iradesini hiçe sayan, hatta ayak altına alan “bir üst kimlik”, Turan ırkçılığının asimile baskısı, bugüne dek sürdürülmektedir.

Bunun ikinci ayağı, yarı veya tam asimile olanların “uy, evet-peki de, rahat et”i içine sindiren, bilerek bilmeyerek yörenin kültürü üzerinde “bende yazdım” adına emperyalist politika güden, üretici olmayınca da çoğunlukla Turan ırkçılığının “inkarcı” politikasını güden, yöre halkını ve dilini yadsıyan, hayali kurgularla, tümcelerden soy ve inanç belirleme çabaları, yanlış doğru her sözlü veya yazılı alıntıyı “Dersim Kültürü” diye aktaran yaptırımlar, geldiği noktada, ülke coğrafyası dışında, başka ülkelerde saygınlığı olan, özgür-çağdaş “Dersim Kültürüne” gölge düşürmektedir. Dersimli, bugüne dek herhangi bir izde yürümeye alışmamıştır -ayrıca Dersimli için hiçbir gölge ak değildir.

Bu nedenle Dersimli olmakla övündüğümüz, gurur duyduğumuz Dersim adamlığı ve Dersim Kültürü üzerinde oynanan oyunlara, kültürü üzerindeki paslaşmalara, yıkıma, kirletilmeye karşı bir olmaya, güzel olduğu derecede sert, hırçın doğası ile özdeşleşen Dersim insanı ve kültürünü, korunmasına çalışmalıyız.

Bu amaca yönelik, değişik kişi ve yayınlara ilişkin yazdığım eleştiri niteliğindeki yazılarımdan bazılarını sıralamakta yarar var.


SAYIN ALİ KAYA

 

1999 Yılı sonunda yayımladığım “Dersim’den Portreler” kitabımda portreni çizerken; “Tunceli Kültürü” (1995) ve “Başlangıcından Günümüze Dersim Tarihi” (1999) eserlerinize şu eleştiride bulunmuştum.

Ali Kaya’nın beş yüz sayfaya yaklaşan bu yoğun çalışması, çok kaynaktan yararlanma yönünden ilginç. Ancak kanıtlar, düzen ve doğruları yönünde aynı şeyi söylemek güç; Tek gözlü, Irkçı-kafatasçı tarihçilerin bakış açısı esas alınmış. Kendini tarihçi sananların Türk oymakları şemasını ‘Zazalar’ olarak vermek; Kürtçe- Kurmanci-Kırmanci-Sasa-Dımıli-Dersimceden tutun mezar taşlarından soy, kelime üretmelerimden anadil doğmaya dayalı uydurma şecerelerden inanç ve de halklar belirleniyor. Bu egemen erk zorlamasına ‘Dersim Kültürü’ demek güç” demiş ve Ali Kaya’nın 2. Ehlibeyt Kurultayında yaptığı (hiçte olumlu olmayan) bir konuşmayı “Dersim Tarihine mal etmesi ayrı bir talihsizliktir. Ancak biz bütün bunları yazarın yararlandığı, 255 kaynak yayındaki çelişki içinde doğruyu seçmesindeki güçlüğe yoruyoruz” diye belirtmiştim.

İlk karşılaşmamızda “bunun bir haksızlık olduğunu” dile getirerek beni eleştirmiştiniz.

Sonra Ankara’daki (10. 09. 2003) karşılamamızda aynı söylemde bulunmuş, haksız olduğuma kanıt için de düzeltilmiş yeni baskı TUNCELİ (DERSİM) KÜLTÜRÜ kitabınızı imzalayıp bana verme nezaketinde bulundunuz. Aradan birkaç gün geçtikten sonra sizi telefonla arayarak “değişen bir şey yok” dedimse de “eleştiri yazınızı bekliyorum” dediniz.

Sayın Ali Kaya

Dersim-Tunceli kültürü ve Tarihi ile ilintili bilgi-belgeler şu veya bu bireye özel değil, tüm yöre ve de yurt insanını ilgilendirir. Özel olmadığı için bir başkasının değişik düşünce veya eleştirisi kaçınılmaz. Benim eleştiriminin kişiliğinize yönelik olmadığını bilirsiniz.

Dersim: sahip olduğu doğal durumu, özgür ortamı, eğilmez başı, asi davranışı nedeniyle tarihin her döneminden -içte ve dışta- yıkıma ve kirliliğe uğratılmaktan kurtulamamıştır.

Özellikle soy-ana dil ve inanç yönünde bilinçli olarak yıkıma uğratılan “Dersim-Tunceli Kültürü” diye sunulanların çoğu başka amaçlı; gerçek dışı yakıştırma, değerlendirmeler karmaşası, “umm-i nine söylemi-efsane”; sahte şecerelerle kişi, kavim, aşiret etkenliği adına soyu “Ehlibeyt” bilinmezliğine, umudu dağ-taş hikmetine, halkın bilincini bu yolla inanç bilincine (12 İmama) başka bir deyimle Şii şeriatına, yaşamı ilkel aşiret yapısına bağlamıştır. Nitekim bu karmaşaları “Dersim Kültürü” diye sergileyen, örneğin Kalan Yayın bu işin bilincinde -ki parasıyla bastığı bu “kirliliğe” şu dipnotu düşmek zorunluluğunu duyar: “Neşit Hakkı her ne kadar bölgeye gelip güya izlenimlerde bulunmuşsa de yerel halkla bir ilişki kurmamış kuramamıştır. Gazeteci sıfatıyla, gazetecilik yapmaktan çok, yanlı ve yanlış bilgiler vermek, üstelik yine gazeteci ve gazetecilik adına yöre insanının yerel hayatını, kültürünü, yaşam biçimini kötülemek gibi bir görev üstlenmiştir”.

Ne ki bu notu eklemek cesaretini gösteren dergi, benzeri bir eleştiri yazımı yayınlamak yerine daha da ileri giderek avukatı yoluyla beni “tehdit “etti. Ali Kaya’dan böylesine bir zorbalığı çağrıştıran bir harekete maruz kalmadığım için mutlu ve gelecekten de umutluyum.

Dersim-Tunceli ile ilgili yazı yazanların, soy, inanç, dil, tarih yakıştıranların kültür belirliyenlerin, araştırmada bulunanların birçok çöplükte buldukları “yazılanları” iyi eleyip süzgeçten geçirmeleri gerekir. Bence tarihçilerin geç belirlemeleri, zaman aşımları birazda bu “çöplükleri” değerlendirme çabalarına dayanıyor. Bir kitap yazmak için 255 kaynaktan yararlandığınızı belirtiyorsunuz. Tarihçi yazarın işlevi, bence, bu karmaşa içinde sık eleyip sık dokuyan iyi bir seçici olmalı. Özellikle çok kirletilen Dersim-Tunceli Kültürü üzerinde eser vermek duyarlı olmayı ve pek çok kaynaktan yararlanmayı gerektirir... Alıntı yaparken, doğru-yanlış bilgileri bir arada aktarmak, kirliliği taşımakla eşdeğer sayılır. Yazarların, hele siz gibi yazarların, daha çok özenli-duyarlı olmasını zorunlu kılar. Bu zorluklar ve de eleştiriler hepimiz için geçerli.

Sayın Kaya

Yeni baskı Tunceli (Dersim) Kültürü kitabınıza birlikte bir göz atalım. Birinci bölüm (yüz sayfa) devlet istatistik bilgilerini içeriyor: Nüfus hareketleri, meteoroloji ölçümleri, hayvan ürünleri, kara taşıt vasıtaları, medeni durum, kadın doğurganlığı, Türkiye ve Tunceli’nin milli hasıla rakamları sıralanıyor. İkinci bölüm (20 sayfa) tarihsel yapıtlar, Üçüncü bölüm, en can alıcı bölümlerden; “Dini inançlar” bölümünün 120. sayfasında:

A) “Alevilik çağdaş bir yaşam biçimidir, ilericidir. Kadın ve erkek eşitliğinden yanadır, eşitlikçidir. Tek eşliliği benimser. Her türlü güzel sanatlara değer verir. Sömürücüye, her türden baskıya karşı çıkan toplum içinde üretken, eşitlikçi, bölüşümcü, paylaşımcı bir ekonomik düzene inanır. Hakka, adalete, birliğe kardeşliğe ve insan sevgisine inanır. Adaleti halk mahkemelerinde dağıtır. Düşünce-fikir ve inanç özgürlüğü olan demokrasiye inanır, yaşlıların korunmasını, çocukların, yoksulların toplumsal sorumluluk içinde bakılmasını savunur. Doğadaki tüm canlıların beslenmesini ve korunmasını savunur” (s. 120).

Tunceli Alevilerini kapsayan, güzel, çağdaş bir belirleme. Devam ediyoruz, aynı kitabın 146 sayfasında neler var? ve B)’yi verip, A) ile karşılaştıralım açık çelişkileri görelim.

B) “IV. Halkın yaşantısı ile ilgili inanışlar”

- Karıncaların ağaç içinde barınmasının karıncanın ağaca kirvelik verdikten sonradır.

- Top oynamak ve çelli çıbuk denilen oyunu oynamak günahtır.

- Saçta ekmek yayan kadının ekmek (hamur) bitmeden ekmek yemesi günahtır.

- Herhangi bir ev diğer bir eve süt mayası vermez, verirse mayalar tutmaz.

-Bir evin yağ, süt, hayvan sayısı gibi özel mülkiyet miktarları bilinmemeli, bilinirse göze gelir

- Bıçaksız et yemek günahtır.

- Anne çocuğun eline su dökerse çocuğun elleri titrer.

- Koca, kadının küçük tanrısı sayılır.

- Kadın, kocasına gerçek ismiyle değil lakabı ile hitap etmeli.

- Kadın kocasının ismimi çağırırsa cennetin elması kurur.

- Ay Fatma hatun, güneş ise Muhamettir.

- Ay’ın Ali’nin, Güneş’in Muhammed’in nuru olduğuna inanılır (143).

- Turnada İmam Ali’nin sesi vardır (144).

- On iki gün suresince kimse banyo yapmaz, çamaşır yıkanmaz. Yapılması günah sayılır.

- On iki gün sureyle tırnak kesilmez, aynaya bakılmaz, saç sakal kesilmez, müzik çalınmaz, dinletilmez, sakız çiğnenmez, çorap ve benzeri örgüler örülmez, dikiş dikilmez yama yapılmaz (193).

Bu iki uygunsuz olduğu kadar çelişkili belirlemeyi, “Tarih-Kültür, adına kendisine ‘tarihçi’ diyebilen aynı yazarın “marifeti” saymak olanaksız.

Bütün bunlara Tunceli (Dersim) için “HALKIN YAŞANTISI İLE İLGİLİ İNANIŞLAR” demek en azından bu yaşam içinden gelen bizleri yok sayma, inkarla eşdeğerdir. Bir yerinde “ay Fatma” bir yerinde “ay Ali” çelişkisi bir tarafa, hangi Dersimli–Tuncelili de bu inanışların izi var? Kim “kadın kocasının ismini çağırırsa cennetin elması kurur” diye inanır. Bırakın elmasını sizin cennete inandığınız oldu mu? “Koca kadının küçük tanrısı sayılır” bak hele, “yok devenin nalı” diyesim geliyor, demeyeceğim!

Bütün bunlar, kendileri Anadolu’da hayalleri Arap çölünde dolaşanların hayal kırıntıları. Bunlar kadın-erkek, insanları eşit gören Alevilikle bağdaşmaz. Olsa olsa Şii Şeriatı yanlışları olur.

Bu çağdışı inanışları, gerici anlayışı ve pisliği ibadet sayma: Tunceli (Dersim) Kültürü diye lanse etme acımasız iftira, tek tümce ile ayıp yüklü sorumsuz bir talihsizliktir. “Tunceli Kültürü” adına bir yıkım, bir cinayettir.

Üzülerek belirtelim ki kitaptan alıntı A) ve B) arasındaki bu açık çelişkiye bir isim koymak gerekiyorsa; “Dersim-Tunceli Kültürü” değil de “Tunceli Kültürsüzlüğü” demek daha uygun olur. İşte benim “Kültür yıkımı-katliamı” dediğim budur. Dersim halkının A) bölümündeki gerçek yaşantı ve anlayışını, birileri B) bölümündeki “Şii Şeriatı” bağnazlığı ile bütünleştirilmeye çalışıyor. Sizin “örnek bir deyiş” yazarı “deli şükrü” bunlardan biri (142).

Sayın Kaya

Kitabınızda, Tunceli “Dini İnançlar” bölümünde verdiğiniz bilgi ve inanışların Dersim Alevilerinin gerçek yaşamı ile yakından bir bağlantısı yok. Olur, vardır dersen;

O zaman öncelikle Alevilik nedir? ne değildir? bunu tanımlamak ve algılamakta yarar var:

Alevilik: Zamana uyumlu, çağdaş bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimi, diğer inançlar gibi kendine has bazı kabul ve de ibadet biçimine dayanır. Kabulleri: Mürşit, pir, rehber, ikrar (Musahip) sema, saz-söz birliğinden ibaret. İbadet yeri cem evleridir (İmam yok, pir var; Cami yok, cem-cemevi var vb.). Alevilik inanışında: İnsan esastır. Tanrı varlığı insanda kutsanır. İnsan tanrının yeryüzündeki yansımasıdır. Onun için Alevilikte tüm insanları (kadın erkek) eşit sayar, hak hukukuna öncelik verir. Aleviler, insan aklı ve irade özgürlüğünün kutsallığına, dokunulmazlığına inanır. Irk ayırımı yapmaz “yetmiş iki millet bir” der. Alevilik, dogmatizmi, gericiliği ve biçimciliği reddeder... Alevilik “keramet-mucize”lere sempatiyle bakmaz, buna “ne ararsan kendinde ara” der. Özetle bu belirlemede anlaşabiliyorsak kitabınızın “Dini İnançlar” Tunceli bölümü, Kültür olarak bağlamaz diyebiliriz

İnançlarda hizmet, “insana hizmet” olduğu için, Alevilik kendinden önceki inançlardan bağımsız diyemeyiz. Horasan, Mezopotamya, Ortadoğu kökenli inançlardan, özellikle İran kökenli Zerdüşt’ten ve yakın zaman Şiiliğinden derin izler taşır. Ne ki onlardan herhangi biri olmayan, ayrı bağımsız, bağlayıcı bir biçimciliği, olmadığı için çağa uyumlu bir yaşam biçimidir diyoruz. Son günlerde Alevilik üzerinde yoğunlaşan oyunlar, ülkemizde kemikleşen “Tek-soy tek inanç” çabası, Aleviliği “Türk-İslam Sentezi” doğrultusunda, bu çağdaş özelliğinden soyutlama (Alevilerin Ali soyu sevgisi nedeniyle) onları Şii Şeriatı ile bağlantılı hale getirmek. Dikkat edilirse Tunceli Kültürü üzerine kalem oynatanların pek çoğu, Aleviliğin insana verdiği üst değeri hasır altı edercesine “dağ-taş” unsurunu öne çıkarma çabasında. Bu kültür değil, salt “bir şeyler yazabilmek”le ilintili olsa gerek. Aleviliğin içeriğini bilmeyen, Ehli-beyt postuna sığınıp gereğinde: Arap-Türk-Kürt olma esnekliğini gösteren, Resmi tarih ekolüne bağlı soy ve inanç üretme becericileri, Aleviliğin kabullerini dillendirme cesaretini kendinde bulamayan birçok dedezade, pir, seyit ve bunların düşünce ardıllığını yapan yazarlar, Alevi inancını “Ehli-beyt” yolunda Hz. Ali’ye bağlamak ister. Ne ki düştükleri Arap çölünde, “Sünni” Ali ile karşılaşmaları kaçınılmaz olur. Şaşırır, vardıkları Sünni-Şii yol kavşağında “yolsuz” düşünce, Aleviliği bir yerlere yamama hatasını işler. Bu kez “kuranda namaz, oruç yok” veya “Asıl namaz ve oruç bizimdir” deme, yaşam çelişkisine düşerler. Dersim halkının yarıdan fazlası “ocakzade” olduğunu ileri sürer. Bu nedenle halk arsında sayısal etkenlikleri yüksek. Birçok inanç lideri “ehlibeyt” yolunda “yolsuz” kalınca “umm-i nine söylemi efsane–şecere”, dolayısıyla dağın-taşın hikmetine sığınır. Kimi dedesinin ayı-aslan-yılana bindiği ile övünürken bir diğeri bunlara karşın dedesinin cansız duvarı yürüttüğünü belirterek liderliğini elde tutmaya çalışır. Hiçbiri kendinden sonrakini füzeye bindirmeye yönelmez.

Hoşgörüne sığınarak, diğer bölüm ve içeriklerine fazla dokunmadan eleştirimi bir iki tümce ile noktalamak istiyorum:

Buğdayın öğütülmesi (Su değirmeni): “Değirmen taşı 1 m çapında 25-30 cm kalınlığında bir taştır. Hozat’ın bir köyündeki ocaktan gelir” (s. 167).

Derim ki özü: Bir kişinin düşüncesi veya köy malı ile sınırlı bir kültür geneli kapsamaz.

“Hayvanların Tımarı ve Temizliği”inden söz eden TUNCELİ-DERSİM KÜLTÜRÜ, yerel ana dilde söylediği ağıt, türkü, yazgı şiir-edebiyat ve kişileriyle yansıtılmayan Kültür, özünden yoksun, budanmış bir kuru ağaca benzer. Canı olmadığı gibi ruhu da yok.

285. sayfada “XELİL BAĞ’IN AĞITI” diye yanlış yazdığın ağıt, Dersim’in en büyük şairi Sey Qaji’ye ait, Şeyh Qaji şimdi yaşamıyor, mezarında kemikleri sızlar.

Sey Qaji vato ke:

“Zengeno bé dım mevénı”, yani sapsız kazma olmayın, kendi dibinizi kazmayın.

Ali Kaya’ya derimki: Hıdır Öztürk, Kenan Güven, Uluğ Neşit, Bozkurt vs... başka amaçlara yönelik kaynaklara takılıp kalacağına, keşke Halil Bey ağıtı için “Civarik Dersim -İki Uçlu Yaşam”ı kaynak alsaydınız!. Orada bu şiirin anadilde, Dımılı, yazılmış orijinali, Türkçe çevirimi yapılmış, bilgilerin yerel ve gerçek kokanı vardı.

Sayın Kaya,

Bu yöndeki eleştirimi hoşgör, sana veya başka kişilere değil, geneledir.

Ne yapalım ki bu tarz yıkımlar sürüyor ve daha da sürecek görünüyor. Yinede yanlışlardan kurtulmak zorunda olduğumuzun bilincindeyiz. Bu, bir biçimde Dersim’in yazgısına dönüşmüş. Başkaları Dersim Kültürünü bir türlü kendi bağnaz, ırkçı amaçlarına yamayamadı, yok edemediler. Bu Kültürü yıkım sırası şimdi Tuncelilerde. Sende Tuncelilisin, hakkın var!

 

MUNZUR” DERGİSİ VE ALEVİ ŞERİATI

Munzur Dergisi’ne

Dersim Anadolu’nun bir simgesi, bir hoş rengi, bir güzel doğası, gür bir sesi, hoş bir sedası, haşin olduğu kadar sert hırçın doğasıyla bütünleşen, eğilmeyen başı, özgürlüğe yanık insanı ile korunmaya alınması gerekli bir beldesi.

Dersim destan olur yankılar, öykü olur anlatılır, şiir olur “yasaya aykırı” düşer, saz olur çalınır, semah olur dönülür, cem olur tutulur, gönül olur bağlanır. Dersim “tehlike” görülerek sarılır, hedef alınıp saldırılır. Dersim Anadolu kültürünün Munzur kaynağı...

“Dersim” Anadolu için ne ise “Munzur” Dersim için odur.

Bu renklilik, “Dersim” ve “Munzur” adlarını ticarette ranta dönüştürmektedir. Her zaman ve her yerde (yurt içi ve dışında) birçok kente “Dersim”, “Munzur” isimli işyeri ile karşılaşmak olası. Medyada da bu iki isim revaçta. Ne ki Dersim, Munzur, Kalan, Mamiki vb. isimlerin coşkulu gölgesinde yöre kültürünü ve geleneklerini (bilinçli-bilinçsiz) kötü, ters yansıtarak ilkel, geri inançlara ve aşiretçiliğe yem yapıldığı da gözden kaçmıyor.

Bugüne değin Dersim kültürü ve bu yöre sorunlarını en iyi şekilde sahiplenen olumlu yayına örnek (kimi bireysel çabaları saymazsak) İstanbul Tunceli Kültür Derneği’nin çıkardığı “Dersim” dergisini görüyoruz. Değişik kültür dalları; edebiyat, sanat, belge, resim, müzik gündemli haber vb. aktiveleriyle bezeli ciltleri bugün Dersim (Tunceli) yöresi için en iyi kaynak. Dersim Dergisinin yöre insanına yaraşır açık, cesur tavırlı tutumu; demokrasi, insan haklarına sahiplenmesi, yörenin sesi olma çabası, siyasi egemen erkin işine gelmediği için baskı uygulandı ve kısa sürede kapatıldı.

Ankara’da yayına giren “Munzur” dergisi yörenin kültürü, sorunları için büyük umuttu. Ne yazık ki bu dergi, kısa sürede toplumsal içerikten uzaklaşarak bireysel aşiret egoizmi ile “ummi nine öğretisi” sahte menkibe-şecere, soyut, çağdışı ilkel “söylemlere”, ırkçıların inkar ve anadili asimile politikasına uyumlu yazıları ile yöre kültürünü ilkelliğe sürüklemektedir.

“Dersim etnografyası” adına dağ ve taşlara verilen bir öncelik, kutsanma, tanrılaştırma furyası, kendilerince Alevilikle özdeşleştirilirken, Aleviliğin öne aldığı İnsan unsurunu geri plana itmektedir. Böylece, “Hararet nardadır sacda değil / Keramet baştadır taçta değildir / ne ararsan kendinde ara / Kudüs’te Mekke’de hacda değil” diyen Alevi-Bektaşî felsefesine ters düşmeyi, Şiilikle özdeşleşmeyi “ehlibeyt” adına kâr saymaktadır.

Dergi tüm içeriğiyle “Kureyş-duzgün menkibeleri” bir yana “Kureyş düzmecelerine” bağlanmış durumda: “Kureyş çobandır”, “Kureyş tanrıdır”, “Kureyş tanrının babasıdır”. Kureyş bir yerde ayıya, bir diğer yerde aslana, olmadı başka bir yerde yılana bindiriliyor. Kureyş, insani özelliklerinden soyutlanırken Kureyş’in elini öptüğü, arkasından gittiği Mürşidi Bava Mansur’a satır aralarında bile rastlamak güç.

Dersim kültürü ve çağdaş yaşam biçimini yansıtan Alevilik; yamyamlığa, pisliğe özenle değişik ilkel yorumlara zorlanmaktadır.

Örneğin; “Ana Fatma 12 İmamla” ayrı bir varoluşçuluk, başka bir deyimle Şii Şeriatına itilmektedir.

Bu “Siz Alevileri Sünni’leştiremediniz bırakın biz Şiileştirelim” diye direten, “bilinci inancına bağlı Türk-İslam ilintili, çağdışı, gerici güçlerin istemleri ile örtüşümlü, yeni olmayan bir yaklaşım. Oysa yakın geçmişte, özellikle Dersim’de, inanç önderi pirlerin halkın ilerici coşkusuna uyumsuzluğu; dışlanmalarının nedeni, bu gerici çağrışımlar olmuştu.

Dersim halkının asırlardır aydınlığa, özgürlüğe çağdaşlığa yönelik istem ve birikimleri, geçmiş karanlık çağın yalan-dolandan oluşmuş “menkibe-secere-söylemler” için pervasızca harcanması en azından çağımızla bağdaşmaz.

Asıl üzücü olan, önemsediğimiz birkaç toplumcu-devrimci nitelikli yazarın, Dersim kültürünün kirletilmesine şu veya bu şekilde kalem oynatması, “Şii Şeriatı” ve aşiretçilik çabalarına, bilerek-bilmeyerek payanda olmalarıdır.

“Munzur” dergisinin ev sahipliğini yaptığı “yıkımı” birkaç çarpıcı örnekle açıklayalım:

- ...yine bu efsaneler bize gösteriyor ki ...ilk yaratılan insan Adem değil Ana Fatma’dır.

- Adem ve Havva sonra yaratıldı ve bunlar yer üzerine gönderildi. Oysa Ana Fatma ve ailesi, dünyanın yaratılışı ile birlikte var oldular.

- Doğacak bebeğin kulağı kesilerek annesine yedirilir.

- Rozé Ana Fatma’dan sonra 12 günlük oruç başlar.

- Oruç süresince çamaşır yıkanmaz, banyo yapılmaz, tıraş olunmaz, tırnak kesilmez, kan çıkarılmaz, et, soğan ve sarımsak yenmez, su içilmez.

- Aşure yendikten sonra 12 bardak su içilir, her bardakta bir imam adı söylenir.

Bundan sonrasını yazmaya elim varmıyor. Anne ve babalar için bir iki inci daha:

- Doğacak bebeğin kel olmaması için kelle yenmez,

- Bebeğin iştahlı olması için “xıré merdu” (ölü yemeği) yenir,

- Bebeğin çok ağlaması, bebeğin kendi adını beğenmemesine bağlanır.

Ana Fatma kızınca ne yapar?

- Ana Fatma kızar, yünü çobana sarar ve onu ayı yapıp dağa salar,

- Yıldırım, Zülfikar’ın kendisidir, düştüğü yerde kötülük vardır,

- Güneş ışığı Ali’nin suretidir. “Bu güneş ölüler içindir ve ölüleri ısıtır”.

...uzar gider.

İşte asırlarca Dersim’in yaşam ve inançtaki özgür hür iradesine erişemeyenlerin, Dersimliyi dışlamak için dünkü aşağılamalarına bugün Munzur “Dersim etnografya dergisi” sahipleniyor. Bunu “Dersim Alevi kültürü veya geleneği olarak sunması bir talihsizlik. Bu yakıştırmaların arkasında “Evlad-ı Resul” içgüdüsü sırıtıyor.

Dersim insanını aşağılama, ilkel toplum durumunda tutma; Dünyada ilk Ana Fatma’nın yaratıldığı savı, yeni doğan çocuğun kulağını kesip annesine yedirme, Pisliği ibadet sayma, benzeri çağdışılık Şii Şeriatı değilse ilkel bir aşiretçiliktir.

Asırlardır; aile şeceremiz var, biz ehlibeytiz (yani Arap soyundanız) diyerek karındaşlar dahi aldatılıyor. Örneğin “Kureyş şeceresi”, eski milletvekili Musa Ateş ve o zamanki vali Kenan Güven’in girişimiyle Diyanet İşleri Başkanlığı yeminli tercümanı Süleyman Yaşar çevirisi Ankara 2. Noterliğince 06/02/ 1987 tarihinde onanmıştı. 40 sayfalık Şecerede “Kureyş” ismi yok, yani bu şecere Hacı Kureyş’e değil h.150 yılında başka birine verilmiş, üst kimlik heveslisi kimi kişilerin halen bu şecereye sahiplenmesinin hiçbir mantığı ve kanıtı kalmadı, söylemlerini bir Kureyşanlı noterle yalanladı. Bu çağda (Aleviliğin de öngördüğü) hakça paylaşım, halkların eşitlik ve insan haklarından söz edilmeye öncelik verilmesi dururken aşiretle ilgili düzmecelere devam etmeleri, aşiretçilik içgüdüsüne dayalı.

Oysa bu tarz “üst kimlikli” arama çabası veya görünme ayıbı, günümüzde Dersimli olmak kadar önemli değil...

Bu şecerenin kime verildiğini, beş yıl önce basılan Dersim Civarik -İki Uçlu Yaşam kitabında ayrıntılarıyla yazılmış, ayrıca mühendislik alanına giren; “Duzgın Bava” dağında içilip tükenmeyen veya aniden yok olan suyun” teknik açıklaması yapılmış. Bu kitap ellerinde, Munzur-Kalan Yayınlarınca satılıyor. Dergi ve kimi yazarlarının bu gerçeklere karşın başını kuma gömerek, halkı yanıltmalarını sürdürmeleri anlaşılır değil. Çağdaş olan Alevi yaşam biçimiyle bağdaşmayan bu çağdışı geriye yönelişi Dersim insanına mal etmeyi, Seyit Rıza’nın deyimi ile “...Ayıptır, zulümdür, cinayettir...”

***

1) Dergide öncelik verilen yazılardan “Yer adlarının kökenleri” başlığı altında açıkça yerel dili asimile ile ırkçıların “inkar” politikası sürdürülüyor.

Yöreye ait birçok yer adını yerel dilden ve söylemden soyutlama, kendilerince öngörülen Türkçe kavramlara yükleme, değerlendirme, yöreye yerleşen halkları inkar, yöre halkının dili dışında “tablet” dillerinden “kök” arama, resmi ideoloji paralelinde yöre halkını ve ana dillerini yadsımaktır.

Bu söylemin kanıtı için çok değil, bir iki örnek vermek yeterlidir.

Dersim: aslı ‘Désim’dır. Halk arasında “saré mayé Désımı” deniliyor. Dersimce dilinde dé =verdi, sım =gümüş, ayrıca tarihçilere göre bir kral adı. Désim =Sıma verilen yer. Dersim olursa; sim =gümüş, der =kapı, Dersim =gümüş kapı anlamındadır.

Muxundu: Kürtçe’de me =biz, xundu =okudu, yani okunan yer anlamındadır. Bunun gibi Qalan: Dersimce de yaşlılar yeri. Qalanı (kalan) yazmak, Qıl; tarladaki taş yığını Qıle =dumura uğramış odun kökü bunu (kıl) yazmak ayıplı bir yanlış.

Yanlışlık; aynı sesi veremeyen Q yerine (K), X yerine (H), é yerine (e) gibi harflerini almakla başlar. Sözcükleri orijininden soyutlayarak onlara Türkçe kavram yükleme veya yöre halkı ve dili dışında üretme, ırkçıların bilinen inkar ve asimile taktiğidir.

Gulbari: sözcüğüne Türkçe” denilmesi gülünç. Kürtçe de gul =boğaz, bari =ince

Gulbari =dar boğaz, dar geçit anlamındadır. Bunun neresi Türkçe? Sanırım bu sözcük Erbakan’ın “gulu gulu dansından” esinlenmiş olmalı!..

Karmaşa, sözcüklerle bitmiyor. Örneğin; Xormek araştırılıyor (Xormek: Muş, Bingöl Tunceli de yaygın bir topluluğun-aşiretin adı).

Araştırmacı Xormek yerine Hormek alıyor. Karşılığını bulamayınca: “Hormek, bu adın Farsça Hurrem takısından oluştuğu görüşündeyim. M. Şerif Fırat mensubu olduğu Hormeklerin aşiret oldukları yanılgısına düşmüştür. Aynı yanlış görüşü Ali Kemal’de Erzincan adlı eserinde 387. sayfada iddia etmiştir”.

Bakınız yer adlarını belirleme çabası bir topluluğun (aşiretin) inkarına vardırıyor. Bunun saflıktan ileri geldiği söylenemez. Bilirsiniz kelime oyunları ile soyları belirleme yeni değil. Amerika Amazon nehri etrafında yaşayan topluluğun da Türk olduğu savlanırken; Türkçe amma uzun =Amazon olmuş. “Bu da gösteriyor ki Amazonluların aslı Türktür”!

Derginin hiçte gereği olmayan bu tip ütopik inkarcılığa çanak tutması, yanıt hakkını “aşiret bazında yanıtla” sınırlaması, aşiret çatışmasına açık bir davetiye, ırkçıların inkar politikası değilse nedir?.

2) Dergi yazılarının %80-90 yakın bir kısmı; soyut menkıbe, şecere, söylem ve düzmecelerle bezeli. Dağ taş ziyaretlerin kutsallığı tanrı ile özdeşliği, “Ehlibeyt-Şiiliğe” kucak açan gericiliğe pirim vermesi, Dersim Aleviliğini giderilmesi güç yeni bir yükümlülük altına sokmaktadır. Değişik hayvanlara bindirilen Kureyş karşımıza değişik kimliklerle çıkarılıyor. Çobandır, tanrıdır, tanrının babasıdır, mitolojide ender rastlanan insan dışı bir anlaşılmaz varlıktır. Kureyşi insan vasıflarından soyutlamada akla gelen, seyitlerin “Evlad-ı Resul” soyundan olduğu çabalarına payanda olmaktır.

Bava Düzgın’ın tanrı Mithra’nın bir devamı olduğunu saptamıştım” diyen yazar, aynı sayfada “Kureyş’ın Mahmud-i Hayranı olup arslana binmesinden, Bamasur’un Hacı Bektaş’ın yardımıyla duvar yürütmesine dek pek çok anlatı, ne yazık ki Dersim için bir toplumsal yıkım projesinin dayanakları olmuştur”, diye bir gerçeğin altını çizerken “Dersim toplumsal yıkımına” kalem oynattığının ayırdın da olamıyor.

3) Dergide “Alevilikte pir olmaz” deniliyor. Kanıt olarak Aleviliğin (İslam’da) yerinin olmadığı belirtiliyor. Aleviliğin İslam’da yeri olmayabilir, ne ki Alevilik pirsiz olamaz. Pir yol gösterir. Oysa Dersim’de pirler (seyitler) talipten fazla hiçbir inanç veya sistemde öğreten öğrenenden çok değil, olamaz da. Bu pir olmayışının kanıtı değil. Olsa olsa var denen şecerelerin olmadığının veya sahteliğinin kanıtı olur.

“Alevilik çağdaş bir yaşam biçimidir ve kitabı yok” deniyor, doğrudur. Eskiye dayalı bir kitabı olsaydı çağdaş olamazdı. Bu Aleviliğin yaşamda kuralı yok anlamına gelemez. Mürşit, pir, rehber, talip, cem, sema, ikrar kabullerine sıkı sıkıya bağlı bunlar olmazsa olmaz.

Ayrıca dergide “...Oysa babası ve annesi Alevi olmayan hiç kimse Alevi olamaz” deniliyor, ki bu da yanlıştır. Bu kanı Alevi talip için değil. Kimi Alevi pirleri itibar edinmek için Peygamber soyundan olduklarını savlar. Bu nedenle soyunun bozulmasını istemez. Öte yandan Alevilikte yol gösterici (pir) belden veya yoldan gelir kabulleri geçerli. Doğrusu Alevilik bir inançtır, ilgi duyan herkes Aleviliği kabul edebilir, engel olunamaz.

4) Munzur dergisi yöneticisi kaleminden “Seyit Rıza aşiretine karşın Kureyşan Aşiretinin yiğitliğinin” konu edilmesi talihsizliği bir “aşiret kışkırtıcılığı” içgüdüsüdür.

5) Kalan Yayınları, Dersim halkını, inancını dilini yadsıyan, aşağılayan, hakaret eden Nazmi Sevgen’in Zazalar ve Kızılbaşlar ve Neşit Hakkı Uluğ’un Derebeyi ve Dersim kitaplarını bilerek yeniden yayımladı. Kendi parasıyla bastığı kitaba;

Neşit Hakkı her ne kadar bölgeye gelip güya izlemlerde bulunmuşsa da, yerel halkla bir ilişki kurmamış, kuramamıştır. Gazeteci sıfatıyla, gazetecilik yapmaktan çok, yanlı ve yanlış bilgiler vermek, üstelik yine gazeteci ve gazetelik adına yöre insanının yerel hayatını, kültürünü, yaşam biçimini kötülemek için bir ‘görev’ üstlenmiştir” notunu düşer. Tunceli insanına bu “görev” nedeniyle yazılan aşağılama ve hakareti reva görmek “yanlı yanlış” bilgileri bilerek yayınlamaya ne demeli? Pes doğrusu. Bir Tuncelilinin ayıbı olmuyor mu? Özetle bu yakıştırma ve kirletilmenin bir satırını bir başkası yapsa, salt Tunceli’den değil ülkeden kovulurdu!

Yazımın başında “Dersim, Anadolu için neyse Munzur, Dersim için odur” demiştim.

Alevi çağdaş yaşamı “Evlad-ı Resul” veya aşiret sevdasıyla Şiileştirmeyelim.

Munzur ismiyle hepimizindir, kirletmeyelim ki coşkusunu yitirmesin, hep berrak aksın.

Not: Uyarılarım kimseye özel değil. Amacım “toplumsal yıkıma” engel olmak. Yanlışa pirim vermemek.

 

BİLAL AKSOY’A AÇIK MEKTUP

Bilal Bey,

Siz benim için bir önemli kişisiniz. Bu, sizi Dersim’den Portreler’e almamla belgeli. O zamanki tedirginliğinizi memur olmanızın çekincesine yormuştum.

Dersim’den Portreler’deki amacım, yöre kökenli, iz bırakan ünlü kişileri, verimli kültür araştırmacıları, sanatkar, yazar, çizerleri özetle Dersim’in somut kültürünü yansıtan değerleri bir kitapta toplamak, ülke kültürüne olan katkılarını sergilemek, böylece Dersimli-Tuncelili olmanın ürkütülen imajını silmekti. Bu başlangıç, yöre kültürü ve halkı üzerindeki haksız baskıyı hafifletmeye yönelikti. Başarılı olabilmenin koşulu; öncelikle bu ‘değerlerin’ yöre insanı olmaktan kaçmayan (hatta gurur duyan) anadilini konuşmanın çekincesini üzerinden atan, yöre realitesini kültür değerleriyle yoğuran, var olan inanç ve yaşam biçimini ele alan, sonradan edinen kirli bağnaz inancı dışlayan, bunun yerine dayanışmalı çağa uyumlu araştırmaları yayan, yaygınlaştıran nitelikli bilgi toplumu yaratmaya katkıda bulunmak.

Yöre insanının; doğa ile bütünleşen yaşam geleneğini, dilini, inanç kültürünü, duyuma dayalı yalan dolanla bezenmiş “Dersim Etnografyası” adı altında çürük ilkel “menkıbelerle” dağın taşın gölgesinde bırakıp, aşiretçiliğin hortlatılacağını düşünmemiştim.

Munzur Dergisi”nin birinci sayısındaki yazınızı görünce sevinmiş, okuyunca da gerilmiştim. İkinci sayıdaki yazıyı okuyunca donakaldım. Sizlerden, çağa uygun, ileriye dönük araştırma umarken geriye angaje, ısmarlama inkarcılığı yeğleyen bir tutum içinde görmek benim için şaşırtıcı oldu.

Anadiliniz olan bir dili yadsımayı, nedeni ne olursa olsun, size yakıştıramadım. Buna, ne sizin ne de bir başkasının yetkisi var. Bunu bir yenilik, bir yeni bulgu, bir kültür öğesi sanıyorsanız başkaları sizden önce yapmış ve gerçeği yansıtmadığı için başarısız kalmıştı. Nitekim ırkçı egemen erk yanılgısını anlamış ve bazı gerçekleri kabul etmiştir. Sergilediğiniz, yaşam içeriğinden yoksun bu eski ırkçı serüvencilerin mizah tarzlı kelime oyunlarına, ırkçı politikasına özenle Dersim halkını ve dilini yadsıma çabası denebilir.

Sizinle karşılıklı konuşma, yanlış bulduklarımı bizzat size söylemek istedim. Sizi bulamadım, Munzur Dergisinin (tek) yetkilisine eleştirimi yazıp verdim. Size ilettiğini söyledi. Olumsuzluğun devamı, beni bu satırları yazmaya zorladı.

Yazınıza uyumlu mizah ile sözünü ettiğiniz “bin bir” dilleri belirterek yapacağım eleştirimi olgunlukla karşılayacağını umarım. “Maksadım kimseyi incitmek değil, rast gelen yere manzarayı koymak”.

Tanıyamadığım Bilal meğer neymiş! Felsefe ötesinde, eşine az rastlanır, hatta güç bulunur bir dil uzmanı! Aşağıda sayılan diller sizin yararlandığınızı belirttiğiniz dillerdir.

Yazı şekli ne olursa olsun: Latince, eski Türkçe, Arapça, Farsça, Acemce, Gürcüce, Pehlevice, Ermenice, İranî diller, eski Anadolu dilleri, Hint-Avrupa dilleri, “tablet” dillerinden tutun da Kappadokia, Helen, Deylem, Bithnia, Luvin, Zendece, Sanskirt, Akad, Fin, Moğol, Wollance’den özetle, 72 millete karşın neredeyse 172 dilden örnekler veriyorsunuz. Bunları nerede öğrendin?

Bu uzmanlık dalının bir belgesini önceden bana verseydin de “portrene” iliştirseydim olmaz mıydı? Konuşmaktan kaçtığınız anadiliniz Kürtçe, öğreti dili Türkçe de bunların fazlası...

Bu dil uzmanlığınız övgüye değer, Bir Tuncelilinin bu diller uzmanlığı değil ülkemiz dünya için büyük kazanç. Niçin başka konuda hizmet veriyorsunuz anlayamadım?

Ne ki sizin ölçüyü aşan bu kelime oyunlarına “yer adlarının kökenleri” değil de “diller arası eğlencelikler” deseydiniz kimsenin bir diyeceği olmazdı, hatta eğlenceli olurdu!.. İsimlerin kökenine, geliş şekline göz yumulmuş, inkar yansımış. Kelimeleri orijinallerinden soyutlaman, daha çok “olasılıklara” yer vermen, yani “Dersimce üzerinden paslaşman”ın ciddiyetini gölgelemiş.

Bilal Bey, her dilin kendine has özellikleri var, bunlara saygılı olmak gerekir. Dil uzmanlığınızın pratiğinize yansıtılmadığı kanısındayım. Kürtçe değerlendirmeleriniz (mizah yapmıyorsan) çoğu yanlış. Kürtçe’deki q-w-v-é harflerini atıp yerine aynı sesleri vermesi olanaksız olan (k-ğ-v-e) harfleri koyamazsın. “bin bir” dilden örnek vermen sizi bu yönde doğrulamaz, aklamaz. Ben de Türkçe’yi ilkokulda öğrendim. Şayet diğer dillerdeki değerlendirmelerin bildiğim Türkçe ve Kürtçe gibiyse nafile!

Bu iki dilde yazdıklarını çok değil, bir iki örnekle somutlaştırırsak:

Dersim’in aslı Desım’dır, “saré maé desımı” diyorlar. Dé Sımi Türkçesi Sıme verilen yer demektir. Detaya girmeden, tarihçiler Sım’ın bir kral olduğunu söyler, sende bilirsin.

Mexundu” Kürtce bilen için açık, Me =biz, xundu =okuduk, Türkçe’de (okunan yer, okul) anlamına geliyor. Bunun gibi “Qalan” =yaşlı anlamımdadır, bunu “Kalan” yazmak, “Qıl” =taş yığını-dumura uğramış odun köküdür. Qıl’ın (Kıl) yazılması, böylece bulunan bu yeni Türkçe kelimeleri değerlendirme, bir “asimile” değilse talihsiz bir araştırma olur.

Gulbari” sözcüğüne “Türkçe” demeniz bir gülmece. Kürtçe, “bari” =ince ve gule =boğaz, Gulbari =dar veya ince geçit anlamındadır. Sanırım bu gülmeceyi Erbekanın “gulu gulu dansından” esinlediniz.

Bu gülmecelerle yetinmiyor: “Xormek” yerine Hormek alıyorsunuz. Sonra “tablet” yazılarını inceliyor “ Hormek”in karşılığını bulamayınca şöyle buyuruyorsunuz!

Hormek, bu adın Farsça Hurrem “ek” takısından oluştuğu görüşündeyim. M. Şerif Fırat mensubu olduğu Hormeklerin aşiret oldukları yanılgısına düşmüştür. Aynı yanlış görüşü Ali Kemal’de Erzincan adlı eserinde 387. sayfada iddia etmiştir (Munzur Dergisi, sayı: 2, s. 6). Hoppala, al sana dil uzmanı toplumbilimciliğini! Var olan varlığı inkarı, bilim dışıdır (bilimde “yoktan var, vardanda yok olamaz”).

Bu aşiret çatışmasına ayıplı bir çağrıdır. Xormek Aşireti olsa ne olur olmasa ne olur? Aşiret dönemi gerilerde kaldı, bu çağda bu çağrıya gelecek adam da bulamazsın (Munzur Dergisi de buna, aşiret bazında yanıt verecek varsa yer veririm diyor). Sizleri bu inkarcılığa, halkları, kavimleri yadsımaya ilkelliğe iten nedeni anlamakta zorlanıyorum.

Aziz Nesin, bu tip kirliliğe yol veren inkar politikacıları için “Ben salt Türkiye’nin değil dünyanın tanınmış yazarlarından biriyken ...bu ‘kart-kurt’ ses benzetmesinden esinlenerek Kürtlerin Türk olabileceği gibi bir büyük gülmeceyi ortaya koymaktan aciz kaldığımı itiraf ediyorum” demişti. Biri “yerinde keşif yapılmasını” istese ne görülür? (Ali Kemal, M. Şerif Fırat’ın varlığından söz ettiği kavmi görür. “Bilal yok” demek ayrı, “Bilal’ın fikri yok” demek ayrı şeyler.

Bilal Bey

M. Şerif Fırat, Xormek Aşiretinin tarihini yazarken “X” harfini H yapmış, ondan Hurrem, Hurremden Harzem türetmişti. “Harzemler Türktür öyleyse Hormek Aşireti Türktür” neticesini çıkarmıştı. Aynı mantık ve kelime oyunları sisteminin bir ardılı durumdasınız. Irkçı egemen gücün savı: “Kürtlerin Türk olduğu”. Siz Xormek Aşiretini yok sayıyorsunuz, sanırım “kaş yapayım derken göz çıkarıyorsun”. Muhatabın bu egemen güç olur.

Bence göz ardı ettiğin önemli nokta: Dersim’de son yıllarda Ermeni ve Kürtlerin yaşadığı gerçeği. Bu halkların dilleri dururken ‘Fince’, ‘Sanskritçe’ dillerinden kök arama niye? Bu yaptığın, devletin bu dilleri Türkçeleştirme politikasına bir katkı mı?

“Nazimiye” sözcüğünü bir sonraki yazınızda ayrı değerlendirdiğiniz gibi, birçok değerlendirmelerinizi de değiştirmek için önünüz açık. Yazan kalem, önce kalem tutan ellere sonra okuyucuya ve halkına saygılı davranmak zorunda.

Kanıt ararken kendinizden alıntı yapmanız, bence hiçte hoş değil.

Ham, işlenmemiş Dersim kültürüne kazmaya vuran vurana. Dersim’in ünlü şairi Sey Qaji derki “Zengeno bé dım mevé” (Sapsız kazma olmayın, kendi dibinizi kazmayın).

Bilal Bey

Kötü örnek olmanı istemiyorum, yazdıkların gerçeği yansıtsın. Diyelim ki mesleğinde bu savrukluğu göstersen, sanırım yaptığın öğretinin getirisi bildiğin (örnekler aldığın) Arapça’da “mafış” olur.

Benim üzerinde durmak istediğim, yörenin, dolayısıyla ülkenin yararı için her topluluğa, her inanç kesimine eşit uzaklıkta bulunmak, halklara ve dillerine saygılı olmak.

Olasılıklar birden çoktur; “yanlış”, cahil toplumda yazılı belge olur, düzeltmek güçleşir.

Anlamlı adına sığınıyor ve örneklerini “BİL-AL” diyorum. Yanlış seçenek Ak-Soy’u kirlenmeye götürür. Kendinden uzaklaşma, gözlerinden öperim.

Temmuz 2000

 

DERSİM ÜZERİNE PASLAŞMA*

İki ayda bir çıkan “YOL” Dergisinin 7. sayısında, Cemal Şener’in “Alevilerin Etnik Kimliği” başlığı altında bir yazısı yayınlandı.

Bilindiği kadarıyla Şener’in çalışması, daha çok “Alevilik” üzerindedir. Şener gibi birçokları yaşayamadığı Alevi inancını “ehlibeyt” yolunda Hz. Ali’ye dayamak ister. Ne ki Aleviliğe kaynak aramak için düştükleri Arap çölünde, “Sünni” Hz. Ali ile karşılaşmaları kaçınılmaz olur. Böylece bir belirsizliğin içine girer, Alevileri bir yerlere yamama istekleri coşar. Ne aradıklarım bilemedikleri için de bulduklarının ayırdına varamazlar. Vardıkları Şii-Sünni yol kavşağında, “yolsuz” düşüncede yeni edinimlere, yeni savlara, yeni anlaşılmazlara sürüklenmeleri kaçınılmaz olur...

Şener yazısına, “Etnik” ve “dinsel” dil ayrımına birer satırla yer verdikten sonra, Martin Van Burunessen’den şu alıntıyı yapar:

“Ritüel dili olarak yalnız Türkçe kullanan ve hatta çoğu Türkçe aşiret adlarına sahip olan Kürtçe ve Zazaca konuşan Alevilerin varlığı... Hem Türk, hem de Kürt milliyetçilerinin bu grupların muğlak kimliklerini kabul etmekte güçlükleri olmuş ve bunlar, sıkıcı ayrıntıları örtbas etmeye çalışmışlardır...

Dersimlilerin nerden geldikleri sorusuna, resmi tarih ekolüne bağlı olanlar, liberaller, birçok Türk akademisyenince bu soruya verilen cevap; bunların Kürtleştirilmiş (ya da Zazalaştırılmış) Kızılbaş aşiretleri olduğudur.”

Burunessen; Alevilerde inanç dili olarak Türkçe kullanıldığını, Türk ve Kürt milliyetçilerinin kimliklerini kabul etmekte zorlandığını, Türk resmi tarih ekolüne bağlı olanların, “Dersim-lilerin Kürtleştirilmiş Kızılbaş Türk aşiretleri” olduğunu düşündüklerini belirtiyor.

Şener, Burunessen’nin bu satırlarını şöyle yorumlar;

“Burnessen’in yukarıda yazdıklarından şu sonuçlar çıkıyor;

a) Kürtçe ve Zazaca konuşan Alevilerin neredeyse tamamı Türkçe konuşuyorlar

b) Bu yazılanlardan bazı çıkarsamalar yapmak gerekirse; Aleviliğin Türklerle tanışması İslam’la tanıştığı 10-11. yüzyıla dayanır. Demek ki bu kitle (Alevi Kürtlerden söz ediyor -y.n.) Alevilerle tanıştığı yıllarda Türkçe konuşuyormuş...

Bu dar alanda bu büyük netice, yazarı Burinessen’e değil, yorumu getiren Şener’e nasip oluyor!

Yazı, Dersim üzerinde “etnik” paslaşmalarla sürdürülüyor. “Alevilerin Etnik Kimliği” amacından saptırılarak, belirtilen konuda, yetkili-yetkisiz kişilerden alıntılara, kendine özgü anlamlar yükleyerek mantık sınırlarını zorluyor. Paslaşmaları Dersim halkının etkinliği üzerinde yoğunlaştırıyor. Şöyle ki;

Dersim halkının “önceleri Kızılbaş Türk aşiretleri olduğu” sonradan Kürtçe öğrendikleri varsayımı, “tüm Alevilerin Türk olduğu” ile de yetinmeyerek, “Kürtlerin Türk olduğu”, “Kürt kimliğinin inkarı”nı yineliyor. Yazının içeriğinde yer yer “Dersim Alevilerinin etnik kimliği” ile ilgili gereksiz, yanlış karmaşık yaşam dışı yakıştırmalara da yer veriyor.

Özetlersek Şener, “Alevilerin Etnik Kimliğini” araştırayım derken; “Anadil” ile “inanç dilini” Türk ile Arabı, Kürdü, yerindeyse “sap ile samanı” saz ile kemanı karıştırmış. Dersim aşiretlerinin anadillerini “yok sayarak” “inanç dili Türkçe” ya da “Kürtçe gulbang yok” diye “Dersim aşiretlerinin Türk oldukları” varsayımına gidiyor. Bu varsayımı yönünde amacına yönelik bir alıntı yapar:

“Burinessen, Dersim bölgesini iyi bildiğine inandığı iki kişiyi gösteriyor... Nuri Dersimi ve Eski Erzincan Valisi Ali Kemali. Bunlar ‘hiç Kürtçe gülbank yoktur’” demişler. Bu yanlış tespit, Şener’in doğumundan sonrası için kısmen geçerli. Başka bir söylemle Dersim için değil, Tunceli inanç dili için geçerli. Dersimlilerin inanç dili, anadili Dimili’dir.

Diğer yandan “Dersimi en iyi bilen” dediği bu iki kişi Dersim aşiretlerinin Kürt olduğunun savunuluculuğu ile ünlü. İkisi de (özellikle Dersimli) Dersim gerçeğinin içinde bulunmuş, Dersim yaşamının en güvenilir tanıkları... Araştırmaları, bulguları, savundukları yaşam gerçeklerini yazdıkları için, ırkçı-inkarcı ekolün boy hedefi olmuş. Madalyonun bu ön yüzünü gizlemek, bunları salt “Kürtçe gülbenk yok”la anmak büyük çelişki ve de haksızlık. Ana unsurlardan yoksun bir “varsayım” inandırıcılıktan uzak olur. “Alevilerin Etnik kimliği” başlığı altında Alevileri tek soya indirgeme, en az bin yıllardan bu yana Kürtçe konuştukları bilenen Dersim Alevilerini “Türkmen aşiretidirler, sonradan Kürtçe öğrenmişler” gerekliliği “Kürt Kimliği”ni yadsıma çabası, öncelikle Alevi yaşam felsefesi ile bağdaşmaz.

Yazarın yaşam gerçeğinden soyutlanan bu sanal varsayımlarına katılmak olanaksız. Yanıt vermek belki şaka ile karışık olur -ki bu da becerilmesi güç “Nesin” ustalığını gerektirir.

Ne ki “Dersim’den Portreler” kitabımda boy veren, Dersimli yazar Şener’i, Dersim Alevileriyle ilgili yerel gerçeklerle yüz yüze bırakmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

Dersim aşiretlerinin asırlara uzanan bir yaşam gerçeği var. Öncelikle “Türk aşiretleri sonradan Kürtçe öğrenmişler” savı, yaşamı süren “Kürt realitesine” aykırı. Diğer yönden “yoktan var olma” bilime ters. Bu varsayım bundan sonra kimi bilgi yarışmalarına konu olursa şaşmam.

Örneğin sormazlar mı? Türk Kızılbaş aşiretlerini kim Kürt yaptı?

Bunlardan hangisi doğru? 1) Araplar, 2) Osmanlı, 3) İslam, 4) C. Şener

Sunucu, heyecanı doruğa taşırken hecelemez mi?

C. Şener mi muuuu aacaaabaaa?

“Yarenlik” bir yana detaya girmeden, yukarıda saptanan varsayımlarını değerlendirirsek Şener;

“Türklerin İslam’la (yani Arapla-Arapça ile) tanışması 10-11. yüzyıla dayanır” diyor. Peki o tarihten bugüne dek, Türkler de Kürtler de Kuran’ı Arapça değerlendiriyor, ezanı Arapça okuyor. Yani “Ritüel” denen inanç dili Arapça oluyor. Yaşantı gerçeği bu. Bu gerçekten hareketle, biri kalkıp Türklere veya ibadetini “Arapça” yapan başka bir ulusa “siz Arapsınız, anadilinizi sonradan öğrendiniz” diyebilir mi? derse ciddiye alınır mı?

Türk olmayan Alevilerin, ibadetlerini anadilleri dışındaki bir dille yapması da doğal.

Dersim gibi anadili Kürtçe olan yerlerde Şeyh-Seyitler, anadili kullanımları, biraz da ayrıcalıklarını, bilgeliklerini gösterme çabasından kaynaklanır, kaldı ki Dersim Aleviliği İslam’la sınırlı değil, daha öncelere dayanır. Heterodoks bir inanca sahip olan Dersim Halkı, ibadetini anadili olan Dersimce ile yapar. Ancak mürşit, pir önderliğinde başka dillere de uyum sağlar.

Hep geri adımla zaman geçirenlere, gerçekleri arayanlara anımsatmakta yarar var. Düne değin Kürt kimliğini inkar eden resmi görüş değişti. Bugün birçok devlet adamı, Genel Kurmay, Cumhurbaşkanı (Demirel bile) “Kürt Realitesini” kabul etmiş durumda. M. Yılmaz “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyor. Bu uğurda çok uğraş verildi, olumlu olumsuz dersler alındı. Şener bu gelişmeden “bihaber” olabilir mi?

Bu köprünün altında çok sular aktı. Bir gerçeği, var olanı inkarın kimseye yararı yok. “Türk olan Aleviler 10-11. yüzyıldan sonra Anadolu’ya gelip Kürtçe öğrenmişler” savı inandırıcı olabilir mi? Peki nedir bu “demode” ırkçı devşirmeler?

Aynı şekilde, “Kürt bölgelerinde yer ve aşiret adlarının Türkçe olduğu savı gerçeği yansıtmıyor. Yer veya aşiret adlarının değiştirilerek orijinallerinin göz ardı edilmesi, pek çok yazar başta olmak üzere çok kişiyi (bilerek-bilmeyerek) bu yanlışa sürüklüyor.

Son yıllarda çoğu “Araştırmacı-tarihçi” yazarın benzeri gerçekleri arkasına almaları anlaşılır gibi değil. “Dersim’in aslı “Désım”dir. Dersimliler, “Sare mae Desımi” derler. Dikkat edilirse Bruinessen dahi “Désım” diye doğrusunu yazıyor. Doğrular çarpıtılarak yazılıyor. Örneğin en sık kullanılan “Düzgün Baba”nın aslı “Dizgin Bava”dır. Düzgün Baba, Sultan Baba denmesi bir Türkçe kolaylığıdır. Alevilikte “dedelik var”. “Baba”, “devlet baba”, “mafya babası” bu çağın kavramlarıdır. “Kalan” aşiret adının Türkçe olduğu 1980 sonrası Tunceli Valisi Kenan Güven’in savı, bu değişikliğiyle doğrudur. Oysa orijini “Qalu”, yani “qal”dan gelir. Yaşlı, ihtiyar anlamındadır. (Q) harfinin Türkçe karşılığı olmayınca (k) kullanılıyor. (Qal =Kalan oluyor. Kaldı ki 1960 hareketinden sonra tüm isimlerin devletçe değiştirildiği bilinir. Okuma yazma bilenler bu değişimin ayırdında.

Değiştirildiği bilinen, kelime oyunlarıyla “soy-sop” veya “anadil” belirleme çabaları cehalet değilse, art niyettir -ki bu da dürüstlükle bağdaşmaz. Aleviliği Türk, Kürt ya da başka bir etnik kesimden ibaret görme, gösterme çabası çağdışıdır. Hacı Bektaşi Veli 72 milleti bir bilir. Mevlana “Kim olursan ol, gel” diye insana kucak açar.

“Tek soy, tek inanç” istemi doğaya, doğa kurallarına aykırıdır. Doğayı süsleyen gökkuşağı renkler harikası. Soyu, inancı teke indirgeyenler, ışıktan arındırılan boğa gibi tek renge duyarlı, o da kırmızı... Kırmızıya saldırı duyarlılığı karanlıkta oluşur. Kırmızıya duyarlılık; karanlıktır, yozluktur, kindir, kandır, savaştır ölümdür. Son yıllarda yaşanılanlardır. Irkçılığın iktidar erki içine sızması, Hitlervari faşist ırkçılığın varlığı, etkenliği, günün siyasetinde gücü “şehit” kanına dayalı, ancak “şehit” tabutlarının arkasında ayakta durabiliyor. Türk-İslam Sentezi, ırkçı düşünceyle bağnaz-gerici düşüncenin bileşimidir. Uyumsuz bir bileşendir. “Üstün ırk” düşüncesi, “ümmetçi” düşünle bağdaşmaz. Ne ki tüm Aleviliği, Alevi kuruluşlarını (Hacı Bektaşi Veli benzeri dernekleri) bu yapay birleşim kuşatmış durumda.

“Son 30-40 senedir iktidar erkini elinde bulunduranların da yanlış uygulamalar, değerler içine düştüklerini net bir şekilde gözlemlemekteyiz. Anadolu Aleviliği, toplumumuzun ulusal kültürel yapısı içinde insancıl, çağdaş laik demokrat değerlere inatla sahip çıkmıştır... İşte bu Alevi kültürel yapısı adeta yıkılmaya, pasifize edilmeye çalışılıyor Dış ülkelerden gelen raporların birinde “Alevileri ya siz Sünnileştirin veya biz Şiileştirelim” deniyor” (Batı ve İrtica, Atilla Erden).

Bu süreçten yana, Aleviliğin çağa uyumlu gelişimine ayak uyduramayan birçok Alevi dedesi, “ehlibeyt” belirsizliğine itiliyor. Ehlibeytin yaşam gerçeği ise Sünniliği zorunlu kılar (Hz. Ali, Sünni kabullerini yerine getiriyordu, nitekim camide namaz kılarken öldürüldü). Soylarının asırlarca namaz kılmadığı, oruç tutmadığı gerçeğine karşın, çıkmaza düşen Alevilerin yeni yaptırımlara, davranışlara sürüklendiğini izliyoruz. Örneğin “Kuranda namaz da yok, oruç da yok” söylemi, bir milyar insanın kabullerini hiçe almaktır. İnanç özgürlüğünü yadsımaktır. Bu özgürlük bugünün koşullarında en çok Alevilere gerekli.

Çağı yakalamakta güçlük çeken seyitler “uhreviliklerini” (ehlibeyt ardılları) olduklarını “ifade etmek için, Aleviliği Sünniliğin bir türevi durumuna sokmaya çabalar. Bununla mürşit, pir, rehber işlevlerini “imam”a yüklerken kendi varlıklarını “hiçe” saydıklarının bilincinde olamıyorlar. Dersim Alevileri üzerinde oynanan oyun tek yönlü değil. Bu nedenle gelen vuruyor giden vuruyor.

Cemal Şener, annesinin Türkmen, “ama babam, dedem Tunceli-Ovacıklı idi. Babam kendisini Türk olarak ifade edince onun asimilasyon sonucu Zazalığı değil de Türklüğü savunduğunu düşünüyordum. Babam ise ısrarla 30 yıl boyunca bana kendilerinin Horasan’dan gelen Türkler olduklarını Zazaca’yı sonradan öğrendiklerini bana anlatmaya çalıştı” diye yazar.

Şener, kendisinin Türk olduğunu, “Türk ve Alevi tarihini” okuyunca anladığını belirtiyor. Ancak bir önemli noktaya açıklık getirmiyor. O da şu: Okuduğu bu “Alevi Türk tarihlerinde” varlıklarını kabul etmediği hangi emperyalist Kürt veya Zaza devletinin baskısı ve hakimiyeti altında kaldığı? Babasının sözünü ettiği “Zazaca’yı” sonradan hangi koşullarda nerede, nasıl, niçin, pratik mi, kitabi mi nasıl öğrendiği?

“Aşiret düzeni, tarih içinde önemli bir süreç. Bu süreçte aşiret ya da aşiretler, topluca gerçek bir okuma yazma kültürünü edinemediği sürece, anadilleri binlerce yıl öncesini yansıtır.

Aşiret yaşamında soy sop belirlemede anadil en önemli ölçüdür.

Aşiret; hezbet, aile, bireyi kapsar. Dil değişimi bu bütünü içerir.

Modern bir toplum veya kültür aşamasından söz ediliyorsa o topluluk aşiret düzenini aşmış, çağdaş topluma karışmıştır. Böyle bir topluluktan söz edilmediğine göre asırlar öncesinde anadilini terk edip yeni bir lisan edinmeden söz edilmez.

“Alevilerin Etnik Kimliği” için seçilen alıntıların tutarsızlığı bir yana, seçilen kimi kanıtların içeriğindeki gerçeği saklı tutma yakışık almaz. Örneğin deniliyor ki:

“Alaattin Keykubat, Bağın’ı ziyaretinde Yah Mansur’a bir şecere vermiştir... Bu şecerede 12 aşiretin Türk olduğu söylenmektedir.”

Oysa bunun yanlışlığının noter kanalıyla kanıtlandığı çok oluyor: Tunceli Valisi Kenan Güven, bu şecereleri ele geçirir. Ankara’ya getirerek Diyanet İşleri Başkanlığı’na verir. Yeminli tercüman Süleyman Yaşar tarafında bu şecerenin çevirisi yapılmış ve Ankara 2. noterliğince 06.02.1987 tarihinde onanmıştır.

Cumhuriyet döneminde ilk kez M. Şerif Fırat’ın sözünü ettiği, gündeme soktuğu bu 40 sayfalık şecerede “var olduğu” ileri sürülenler:

1) 12 Aşiretin “Türk” oldukları kaydına rastlanmaz.

2) “Talip” 12 aşiretin soyu, milleti belirtilmemiş (40 küsur sayfalık şecerenin sureti ben dahil çok kişide var. Daha fazla bilgi ve 12 “talip” aşiretin o zamanki ve yeni adları, şecereye sonradan eklenen “virüslü” bilgiler içinde, A.g.e., s. 124-136, H. Akar). Yazar Şener, bilincinin “baba inancına” dayandığını vurguluyor. Oysa Hz. Ali, “çocuklarımız bizimle aynı düşüncede olursa biz onlara bir şey vermemişiz demektir” der. Çağdaşlaşmayı önerir.

Şener, 1951 Tunceli doğumlu. Babası Dersim doğumlu. Babasıyla eş düşüncede olması beklenemez. Ancak baba “Dersim’in yok oluşunu görmüş. “Vietnam Sendromu” gibi “Dersim Sendromu” mağduru. Bedeli kan olan korkunun bu kişiler üzerinde bıraktığı yıkım, yok olma psikolojisi yadsınamaz. Çocuklarını, başına gelen belalardan sakındırmak için de olsa öyle konuşabilir. 38 öncesi kuşak bunu çok iyi bilir. Babasının Türkçe’yi sonradan öğrendiği için, 38’den önce bu öğretisini savunduğu Dersim’in aşiretler sultasında inandırıcı olamaz.

Cumhuriyetle “Horasan’dan gelme” söylencesi gündeme girdi. Bunu Türkler de söyler Kürtler de söyler. Ancak hiçbir Dersimli (38 sonrası Tuncelisi değil) aşiretçiliğin dorukta olduğu dönemde “soyu” öne almamış. Aşiret-seyitlik gündemi değiştirilmediği içindir ki “etnik”liği belirsizlik içinde, “ehlibeyt” veya “Ali Soyu” bu nedenle gündemde. Ne ki Dersimliler “Zazayım, Zazayız” dememiştir, demez de. Dersimliler, Bingöl’de, Palu’da yaşayan Zazaca konuşan Sünnilere “Zaza” derler. Dersim Dimilisine Zaza demek yeni modadır. Sanırım bu ayrım -ayrı tutma- amaca yönelik başlatıldı. Dikkat edilirse Şener’in yaptığı alıntılarda, özellikle Kürt ile Zaza ayrı etnikmiş gibi gösterilmekte. Bu gerçekler karşısında Şener’in beni doğrulayacağına eminim.

Sn. Şener’in yazısının sonunda belirttiği şu satırlarına katılmamak olanaksız;

“...Değişik düşüncelere karşın kim nasıl dilerse kendini öyle ifade edebilir... Alevi olan bir kimse Türk de olabilir, Arap da olabilir, Arnavut veya Kürt de olabilir... Türk olup Aleviliği veya Sünniliği benimseyebileceği gibi, Kürt olan birisi de Aleviliği, Şafiliği veya başka inancı benimseyebilir”. Neticede birleşiyoruz.

Birbirimizi anlamamak için hiçbir neden yok. Geriye değil, ileriye atılan her adım bizi yeni ufuklara, çağdaşlığa taşır. Yeter ki çağdışı çürümüşlüğün içine geri adım atmayalım.

Kişisel hal tavır, düşün niteliklerimiz, etkenliğimiz ayrı da olsa, aynı bölgenin aynı ülkenin “mürekkep yalayan” insanlarıyız. Amacımız bir, ülkümüz bir; demokratik bir ortam, çağdaş ilkeler, eşit paylaşım, özgür düşünce, hoşgörülü yaklaşım, barış içinde, birlikte coşkulu bir yaşam. Bununla da kalmayarak bu coşkuyu sınır dışına taşıyarak evrensel insanla paylaşmak...

 

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ VE MUNZUR’UN KUZULARI*

 

Elazığ’dan sonra gözaltılar ile kuşatılmış bir bölge karşınıza çıkarsa, anlarsınız Tunceli sınırına girdiğinizi... Gidiş-geliş yolunun orta yerine yerleştirilmiş ilk kontrol noktasının ayırdına, üzerinde kocaman harflerle yazılmış “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” ibaresi ile varıyorsunuz. Bu ifade, bin bir duygu, coşku, çoktan göremediği eşe dosta kavuşma özlemi, doğa ile özdeşleşme umarı içinde olanlar üzerinde yanlış bir izlenim bırakıyorsa da, ulusal birliğin önünde engel oluşturabilecek olumsuzluklardan kaçınmak gerekli.

Ulusal birliğin, beraberliğin çıban başlarını kaşımanın yeri mi?

- Çek kenara, kimlik kontrolü...

Bir taraftan kimlik gösterirken, diğer taraftan sosyalizmin Türkiye gündeminde olduğu günlere döndüm... Yıllar önce aynı yolda “Tunceli” yazılı yol levhalarından “Tunceli” silinip yerine “Moskova’ya gider” yazıldığını anımsadım. O zamanlar sosyalizm, komünizmle eşdeğer sayılıyordu. “Halk” gerçeğinin ayırdına varan, sömürüden, sömüren ve sömürülenden, emekten söz eden, kimliğini kaşıyan, anadilini konuşan; egemen güçlerce “azılı komünist”, “devleti bölücü”, “ayırımcı”, “düzen yıkıcı” sayılıyordu (hoş, bugün de böyle ya). Bunların başında da Tuncelili gençler geliyordu. Oysa bugüne değin bu gençlerden, ne vatanı bölen çıktı, ne de birinin Moskova’ya gittiği duyuldu.

Dersim, Anadolu’nun kültür kaynağı, özgür düşünce üreticisi atak kişileriyle tanınır. Dersimli Abdullah Cevdet, Hüseyin Avni Ulaş, Lütfi Fikri, Dersim’in “muhalif” karakterinin en güçlü örnekleri. Üçü de Osmanlı ile çatışmış, Cumhuriyet döneminde İstiklal Mahkemelerinde sürünmelerine karşın dürüst karakterlerinden ödün vermeden, Osmanlı’dan Cumhuriyete; insan hakları, hürriyet, demokrasi yolunda “kelle koltukta” savaşmışlardır. Dersimli Sey Qaji, Sa Heyder (Seycan), Davut Sulari, Mahsuni Şerif, Arif Sağ, Daimi, Yavuz Top ve nice değerler, birlik içinde insanca, kardeşçe yaşamaktan yana, Anadolu mozaiğinin gür seslerinden bir demet...

Bu kapalı bölgede; Dersim’den Tunceli’ye; insan en yüce varlıktır. Hak-hukuktan yana, emekten yana, birlik beraberlik için çağdaş özgür düşünce önderliği bugüne değin sürdürülmüş ve sürdürülmektedir.

Osmanlı, Dersim üzerine sık sık sefer düzenlemişse de aşiretlerin birleşmesi, coğrafi güçlükler karşısında başarılı olamamıştır. Bu nedenle “Dersim’e sefer olur zafer olmaz’ denir (Bu kanıksama ve yaşam biçimi sonunda Dersimliye çok pahalıya ödetilmiştir). Değişen koşullar karşısında “Dersim’de kültür emperyalizmi seferleri olur, zaferi olmaz” diyebilir miyiz?

Köyünden uzaklaşıp Anadolu’ya veya dış ülkelere gidenlerin Tunceli’ye dönüşlerinde kavuştukları annelerine “oh my mother” (oy anneciğim) yerine “dayê” (anne) veya “daka mı” (annem benim) demelerinden daha doğal ne olabilir? Olmuyor işte!

Tunceli, her türlü düşünce ve atılımın baskıya dönüştürüldüğü, bilinci kör inancına bağlı güçlerin hırs ve kinlerinin yer bulduğu bir tatbikat sahası. Devlet yönetimi içinde yer alan kimi ırkçı, bağnaz egemenler, “38 geleneği”nden hareketle, sorumlu tutulmayacağının rahatlığı içinde, Tuncelilerin doğayla birleşik özgür havasını kirletmekte sakınca görmezler. Devlet adına direkt, aşiret sisteminden yararlanarak aşiretleri, halkı birbirine düşürmek, vurmak, vurdurtmak gibi endirekt suçlar işledikleri yadsınmıyor!

Dersimlilerin, aşiret sistemi içinde asırlarca kendi başına yaşamaları, etraf halktan ayrı inançta oluşu, Osmanlı’nın yıkımına değin hiçbir devletin idaresine girmemeleri gibi ayrıcalıklı durumlar var...

Dersim, Tunceli olalı hep “sıkı dönemler” yaşıyor. Yaşamın can damarını tıkayan gıda ambargosu, “ilin bir kapalı cezaevine dönüştürülmesi”, halkın hep “potansiyel suçlu” görülme kadersizliği yeni olmadığı gibi nedeni de bir değildir. Ne ki, içine sindirdiği özgürlükçü, hoşgörülü, hümanist yaşam klasiği ezilmesinin ilk nedeni oluyor.

“Dersim, özgürlüğün arka bahçesi, zulümden kaçan, kılıçtan kurtulanların barınağı, hainliğe, hileye-korkaklığa, kalleşliğe yol vermeyen, beyinlerinde sömürüsüz-sınıfsız ideallerin volta attığı bir gül bahçesi...

Dersim insanının baş eğmeyişi, Anadolu toplumu içinde ‘dik başlı, asi’ görülmesi, Dersimlinin doğayla özdeşleşmiş özgür düşünce yaşamına dayalı, yakın dönemde ve günümüzde Dersim-Tıınceli’yi bir kapalı cezaevine dönüştüren il oluşunun nedeni, yaşamındaki bu özgürlük tutkusunun, başkalarınca anlaşılamamasından veya yeterince içlerine sindirememesinden ileri geliyor.

Sömürü ve Emperyalist Edinim

İstiklal Savaşı’nda, Anadolu’nun tüm halkları birleşerek emperyalist devletlere (sömürüye karşı) savaşarak, devletimizi anti-emperyalist bir temel üzerine yapılandırmışlardır. Hareketin birleştirici unsuru ve lideri Mustafa Kemal’dir. Bu bağımsız kurtuluş hareketi, sömürü altında ezilen halkların belirleyici bilinci, kurtuluşlarının bayrağı olmuştur. Bu süreç bugüne değin devam ediyor. Sürecin bilinci, etnik ve kültürel yönden farklı halkların, baskıcı otoriter yönetime karşı ekonomik ve sosyal bütünlük sağlamak için bir araya gelmelerine dayalı şeyler.

Karl Marx; “Emperyalizm kapitalizmin son aşamasıdır” der.

Lenin; “Emperyalizm, sosyalizme dönüşmesinin eşiğine gelen ve iç çelişkileri aşırı ölçüde çoğalmış kapitalizmin son aşaması” diye tarif eder.

Mustafa Kemal, emperyalizme karşı halkı uyarırken sömürülmenin dil, kültür egemenliğini ele geçirmekle gerçekleşeceğinin ayırdında olduğu için en zorlu savaşımını da emperyalizme karşı verir.

2000’de devletimiz AB’ye girme sınavını verirken, iktidar erki içinde kümelenmiş art niyetli egemenleri Tunceli’yi baskı için pilot bölge seçerken halkı ve görevlileri “Vatan-Sakarya” sloganıyla aldatması, Dersimlilerin anadilini, kültürünü, ekonomisini yok ederek açlığa, belirsizliğe sürüklemelerine devam etmeleri laik Cumhuriyet ve demokrasimizin geri dönülmez kayıplarıdır.

Bu Tuncelileri, “Dersimce (anadilini) konuşma, o dille düşünme, rüyasını görme, türküsünü söyleme, yazısını yazma, kültür değerlerine sahiplenme” ile karşı karşıya bırakır. Bunun gibi, insani olmayan onur kırıcı, gıda ambargosu dahil, her türlü baskı, keyfi yönlendirme, resmen kuşatmadır. Yasalara sığmayan, ayırımcı yaptırımdır. Düşünce, kültür emperyalizmidir...

Irkçı Düşünce

Toplumu tek soya indirgeme çabası faşizmin bir hastalığıdır. Hitler, Almanlara, “Siz düşünmeyin, ben sizi düşünürüm, benim arkamdan gelin yeter”; Mussolini, “Faşizm tek çıkar ve kurtarıcı yoldur, bana inanın” diyerek halklarından uzaklaştı, yok oldular. Enver Paşa ve yandaşlarının acı deneyiminden sonra, bu tek ırk serüvenini yasalara karşın, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diye belirlenen ulus birliğini bozma pahasına, Tunceli halkı üzerinde baskı yoğunlaştıranların, Atatürk devrimlerini ve Cumhuriyet ilkelerini korudukları savı, inandırıcılıktan uzaktır. Tunceli, böyle bir koruma için düşünülmesi gereken en son yerdir.

Gençler bilmez, eskiden Karaköy’de bir Emanetçi Sultan vardı. Anadolu’dan İstanbul’a gelenler çantasını, bavulunu bu emanetçiye teslim eder, sonra gelip ondan alırlardı. Emanetçi Sultan, koruduğu bu çantalarda ne olup ne olmadığını bilmezdi. Böylece emanetçiliğini uzun süre sürdürdü.

Tunceli halkı, yukarıda işaret edildiği gibi her dönemde cumhuriyet-demokrasi ilkelerinin en iyi koruyucusu olduğunu kanıtlamıştır. Tuncelilere, ülke genelinden daha güç koşullarda yaşamayı reva görenler en azından “Emanetçi Sultan” gibi neyi koruyup neyi korumadıklarının ayırdında, bilincinde değiller!

Halktan istedikleri desteği göremeyen ırkçıların Atatürkçülüğü, Atatürk düşmanı, şeriat istemli dinci kesimle işbirliği günümüzün en büyük çelişkisidir. Atatürk’ü siper eden bu uçlar, “Türk-İslam Sentezcileri” devlet içinde yapılanmaktadırlar. Bunların üniversitelerde kümeleşmeleri, H. Bektaş Veli, Yunus Emre, hatta Pir Sultan Abdal’a sahiplenerek devlet desteğiyle Alevi toplumunu etkilemeleri gözden kaçmıyor. Ulusal birliğin sağduyulu insanları, demokratik kitle örgütleri, Cumhuriyet, demokrasi, laiklik ilkelerinin yandaşları; Tunceli halkı üzerinde oynanan oyunları, yapılan bu baskı çabalarını değerlendirmede geç kalmamalı!

Tunceli’de Yaşam

OHAL illeri ve özellikle Tunceli yıllardır düşünce, kültür, ekonomik kuşatma altında. Yaşatılan koşullar kültürden öte, işsizliğin doğal sonucu üretimsizlik, tüm yaşam yollarını kesmiş.

Tuncelili, erkenden tarlasına gidip ekinini ekemez, tahılını biçemez, harmanını savuramaz. Otlağına koyun-kuzu salamaz, otunu biçemez, kışa hazırlık yapamaz. Eşeğine palan, katırına semer vurup çalıştıramaz. Ağılın kapısını açıp nahırı, küçükbaş hayvanlarını yaylaya salıp yayamaz. Kavalını üfleyip, koyun-kuzuyu meralarda otlatamaz, koyunları Munzur’a, Kutu-deresi’ne, Harçik’e su içmeye yönlendiremez. Tek geçim kaynağı olan yoğurt, ayran, yağ, peynir çökelek üretemez.

Diyelim ki canı istedi, bir dağın doruğuna uzanıp, bir içli türkü tutturamaz.

Say ki kara sevdalı, sevgilisini kaçırıp el ele bir dağın yamacına sığınamaz, bir oyukta hasret giderip kara sevdasını aklayamaz. Hastalandı, doktordan netice alamadı, umarı da alev alev, çıplak ayakla “Düzgün mübareğine” yürüyüp adak adayamaz, meşe dalına bir bez bile bağlayamaz.

Çalışmak istesen iş yok. İşsiz, tabur tabur insanlar ne yapacağını, kime güveneceğini bilemiyor. Eş dosta, bacı kardeşe güvenemiyor. Şehir yerinde “pişpirik”, “oşkun”, köylerde “altıkol”, “dörtkol” tek eğlence... Tuncelili tüccar, ülke tüccarlarıyla aynı kulvarda koşamıyor. Aynı yasadan yararlanarak, aynı ihale koşullarında iş alan üstencilerden (müteahhitlerden) biri Tunceli’de yapımı sürdürüyorsa vay haline!.. Vay, vay Tuncelinin haline.

Tunceli Belediye Başkanı basın bildirisinde, “Tunceli yaklaşık 20 yıldır hiçbir ilimizin muhatap olmadığı çok ağır sosyal, politik, ekonomik yıkımla karşı karşıya kalmıştır. Bu denli ağır koşullarda yaşayıp da ayakta kalmasını bilen tek il sanıyorum Tunceli ve Tuncelilerdir” diyordu.

İlhan Selçuk, (22 Ağustos 2000) tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Pencere” adlı köşesinde:

“Gazetelerin yazdığına göre Diyarbakır’da çoğunluğu Kürtçe şarkı ve türkülerden oluşan 242 kasetin satışı Valilikçe yasaklanmış. Neden? Yanıtlamak ve anlamak güç. İletişim çağında ne ses yasaklanabilir, ne söz, ne düşünce!..

İnsanı sevmek, dilini sevmekten soyutlanamaz; Anadolu’yu sevmek, Anadolu insanının konuştuğu dilleri de sevmekle özdeştir...

‘Sevgi’ sözcüğü her dilde var. Kürtçe yalnız teröristin dili değil, korucu da Kürtçe konuşmuyor mu? Neden dışlıyoruz Kürtçe’yi? Neden içliyoruz İngilizce’yi? Neden hiçliyoruz Türkçe’yi?” diye yazar.

Artık Tuncelili, Dersimli gibi;

“Kafatasım duvar değil beynime

düşünürüm ilmik geçse de boynuma”

diyemiyor. Görünen o ki, Dersimli eski “koç”lar yerini, düşüncesini aç karnına adayanlara bırakmış. Onlar da düşünmenin bedelini ödüyor:

- Efendi para versene para, karnım aç. Para ver, para...

Kirletilen Doğa

Baraj yapayım derken var olan doğa güzelliği, (özellikle Dersim-Tunceli’nin atar-damarı Munzur’un vadisi) setlerle, engellerle değiştirilmiş, yok edilmiş. Çarpık kentleşmenin olanca gücüyle kirlettiği Munzur’un kent dışı yamaçlarında artık o eski yaylalar, yaylalarda da o eski koçlar yok. Soluksuz meleşen kuzular da çoğalan domuzlara, ayılara yem oluyor. Köyler boşaltılmış, içinde şafakları müjdeleyen aydınlığa seslenen, ne bir horoz sesi, ne çayırları arşınlayan bir boz eşek anırması, ne karşıdan karşıya çağıran “lao lo lê”li sesler, ne patika yollardan yürüyen kervanın nal sesleri, ne kuşların kanat çırpmaları ne de alabalıkların gözeye dönüş sıçrayışları!..

“Munzur Milli Parkı” insansız, renksiz durgun suya boğduruluyor!.. Munzur özgürce, kıvrıla kıvrıla akmıyor, kol yamaçları kesilmiş, coşmuyor. Munzur yerde süründürülüyor. Bundan böyle Munzur’un üst yamaçlarında alabalık yerine “kurda kuşa yem olsun” diye “Munzur kuzuları” yetiştirilecekmiş!

Destancıya olumsuzluğun haberini saldım!

“Bu toprağın tutkusu özgürlüktür” diyordun ya,

eskilerde kaldı!

özgürlük denince erimiyor munzıır

                                        dağının karı

            kardelen kaldırmıyor başını

               Keskin kokmuyor kekik

                  Çiğdem bükmüyor boynunu

Suya türkülenmiyor yarpuz

       Pervalaşan yaralara em olmuyor

Bire dostum

      Düğün

         Dernek

             Cem

                 hiç olmuyor.

Dersim-Tunceli

İlk kez gerçekleştirilen 28-30 Temmuz 2000 “I. Munzur Kültür ve Doğa Festivali” görülmeye değerdi.

Soranlar olur! “Dersim” veya “Tunceli” değil de niçin Munzur Festivali?

Bundan önceki yıllarda “Dersim” veya “Tunceli” isimli festivallere olur verilmemiş! Her nedense yöneticiler ilk iki isimden tedirgin. Festivale olur kolaylığı için “Munzur Festivali” denmiş! Tunceli, Dersimle bir bütündür, ne ki bir değil.

Dersim

Dersim aşirettir, talandır, kavgadır, hüzündür, türküdür, ağıttır, aşktır, sevdadır... Dersim doğası, yaşam biçimi ile büyüleyici bir belde. Engel tanımayan coşkulu ırmakları, yüce dağlarıyla iç içe insanı mert olduğu derecede sert, haşin olduğu derecede serman (lider)’dir. Aykırılık diz boyu, önde yürüme alışkanlığı buna dayalı, izde yürümeyi sindirmez içine. Dersimlinin yaşam güvencesi verilen veya verdikleri söze dayalı. Verilen söz her şeydir; namustur, maldır, senettir, yasadır. Dersimli, tereyağı dışında yağ bilmez!

Tunceli

Tunceli; Dersim yerine kurulan ilin adı. Ne ki aynı coğrafyayı kapsamaz, üzerinde aynı insanı yaşatmaz. Dersim’de sağ kalanlar göç göç Anadolu sürgünü. Gittikleri yerlerde “suçlu” kimliği altında ezilmiş. Yokluk, açlık, sefalet içinde geri dönenler, edindikleri toplumsal kirliliği Tunceli’ne taşımıştır. Ölümden kurtulup yerinde kalanlar “potansiyel suçlu” durumunda baskı altında yaşatılmış kimlikleri unutturulmuştur. Türk, Kürt, Dimili, Zaza, Arap (Ehlibeyt), olmadı aşiret kimlikleri arasındaki kararsızlıkları bunun göstergesidir. En büyük sorun da budur.

Kendine, anadiline, kültürüne, inancına karşı başı önde, Tuncelili olup olmamakta, kimliğine sarılıp sarılmamakta kararsız. Dersim, çoğu için bir kötü kader. Yurtdışına çıkanlar, bu duygulardan erken sıyrılmakta, ama Tunceli’de yaşayanlar için aynı şeyi söylemek güç...

OHAL yaşamı bu belirsizliği pekiştirmiş, köyler boşaltılmış; insansız, dağları kel; ormansız, kentlerdeki işsizler ordusu güvencesiz, Tunceliler margarin yağına hasret.

Munzur Kuzuları

“I. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin açılışında Tunceli valisi Mehmet Ali Türker’in konuşmasını, Belediye Başkanı Hasan Korkmaz ve dernekler-vakıflar adına Feride Laçin’in konuşması izledi. İkinci gün “Tunceli’nin Sorunları ve Çözüm Önerileri” paneli vardı. Katılımcılar il, ilçe belediye başkanları, Tunceli dernek-vakıf başkanları olacaktı. Toplantı başlayınca il valisi kürsüye geçti, sorunları anlattı, soruları yanıtladı.

Elazığ sınırından Tunceli’ye kadar dokuz olan kontrol noktalarının festival boyunca (3 gün için) ikiye indirildiği, köylere dönüş projesi için ancak 230 milyar lira ayrıldığı, yaylaların ancak %25’inin açıldığı gibi bilgileri sayın validen öğrenmiş olduk. Valinin istemine karşın (tüm Tunceli’ye ayrılan 230 milyara karşın salt bu ay Kıbrıs’a gönderilen para ne kadar? Batık bankalara ne ödendi? gibi birkaç soruyu saymazsak) pek soru sorulmadı. Tutukevinden yeni çıkan başkan Hasan Korkmaz, valiye soru sorulmamasını istiyordu. Valinin yanından hiç ayrılmadı. Oysa diğer başkanlar, belli etmeden kuzu kuzu salonu çoktan terk etmişti. Dışarı çıkanların değerlendirmesi “Kendin pişir, kendin ye” şeklinde oldu.

Festivalin ikinci günü ünlü şair Ahmet Telli’nin yönetiminde başlayan “Mıınzıır ve Edebiyat” dinletisinin şiirle başlayıp şiirle bitirilmesi bir yana, hiçbir Dersimli şair, edebiyatçı, sanatçının eser ve adlarına yer verilmemesi anlaşılması güç bir talihsizlik oldu. Oysa “Mıınzıır ve Edebiyat” söyleşisinden beklenen Munzur coşkunluğunda Anadolu kültürünü besleyen Dersim kültür değerlerini yansıtmak olmalıydı. Söylemde, sazda, özde kalan acıların ağıt ustası Şey Qaji, sevdanın kemiksiz dili Seycan, yüze yakın eser bırakan Abdullah Cevdet, Ahmet Nüzhet, Lütfi Fikri, Cemal Süreya, Vecihi Timuroğlu, Kemal Burkay, Yılmaz Güney, Dersimlilerden birkaçıdır. Alişer’in kanı Dersim dağlarını, Şahan’ın kanı Munzur’u renklendirdi. Yeni nesil Tuncelili şair-edebiyatçılar ciltleri doldurur. Bütün bunlar varken, “Munzur ve Edebiyat”ını Kemal Bilbaşar ve Barbaros Baykara gibi birkaç kişiden ibaret görmek olsa olsa “kuzu edebiyatı” olur.

Bu, emperyalist bir politikanın hayata geçtiğinin belirtisiydi. Emperyalist öğreti gereği, Dersim’in tarihini, coğrafyasını, Dersimlinin kimliği dahil dilini, kültürünü, şiir dahil edebiyatını, ne yiyeceği dahil, ekonomisini de egemenler belirler ve öyle de oldu...

OHAL Çocukları

OHAL çocukları, çocukluklarını yaşamadan büyümüş; dal boyu, ince belli dilberler güzel mi güzel... Işkın boylu yağız delikanlılar yakışıklı mı yakışıklı...

Bu gençlerin halleri, tavırları, kümeleşmeleri, arkadaşlıkları dostçasına, sağ-sol kollarını değil, bedenlerini dik tutarak yürürler. Bakışları altında şahinler uçmaz. Omuzlarında “mavzer” yerine müzik enstrümanı... “Yasak”, “olmaz, hayır”lar kuşatması içinde duygularını bu enstrümanlarıyla yansıtıyorlar. Tunceli Stadyumunun karanlık gecelerini yürekleriyle aydınlatan, Metin Kahraman’ın, Yavuz Bingöl’ün, Ferhat Tunç’un, Arif Sağ’ın ve diğer birçok sanatçının seslerine ses katarak yıldızların parıltısında çınlatan bu gençler.

Giyim kuşamları, sazı sözü ile her yerdeler. Yanı başınızda, parklarda, piknik yerlerinde, uzaklarda... Munzur yamacında, meşe yaprakları arasında beklenmedik bir anda nağmeler duyumsarsınız. Çoğu kez kuşatılmışlığın acılı ezgileri sarar sizi, zaman tünelinden ta gerilere taşır! Kesit kesit Dersim’i yaşarsınız:

Dılo dılo na sewda

Bêrê mın u na qewxa

(Gönül gönül bu sevda

Gelin görün bu kavga)

                    ***

Royê Royê halê ma sebeno

Hewr amê pêsêr to vazê vore vorena?

(Gülüm gülüm halimiz ne olacak

Bulutlar karardı dersin kar mı

                                          yağacak?)

***

“Ve ince tülbentlerden süzülü

alnımızda kara yazılı

        acımız elvan

        yükümüz kahır

ve zalim devran

ve felek kahpe...

        ve kalleş iklim

ve dağlar sarp

        yollar çetin

       beller büklüm

ve ekmeğimiz tandır

katığımız kenger

        Keçedir yorganımız

         yastığımız taş”

***

“bir çığlıkla çığ düşer / döndükçe büyür

ateş için için / yandıkça büyür

sarı çiğdem uç vermiş

kar erimeye başlamıştır ığıl ığıl

patlatmıştır tomurcuk / arı çiçekte

turna gökte / tel elekte türkülenmiştir”

 

 

FABL*

İnsanlar çağlar boyunca egemen güçlerin baskısından kurtulmak için, aklından geçenleri eleyerek, söylemek istediklerini kekeleyerek düşüncelerini açıklamak zorunda bırakılmışlar.

Düşünürler düşündüklerini, yazarlar-sanatkarlar bildiklerini açık şekilde topluma ulaştıramayınca; hiciv, fıkra, karikatür, öykü gibi dolaylı yolları denemek zorunda kalmışlardır.

Bu yollardan biri de Fabl, yanı hayvanları konuşturarak toplumsal sorunları dile getirmek. Ülkemizde; tüm insani değerlerin, bilimin-bilginin, hak-hukukun dışlandığı, bireysel çıkarların çeteleştiği, halkın, devletin soyulduğu, krizlerin sıklaştığı karanlıkları yaşıyoruz.

Bu oluşuma neden olan egemen gücün ise dokunulmazlık zırhıyla korunan “iş yapmaz” makam ve “mevki” sahipleri oldukları bilinmektedir!

İnsan en gelişmiş hayvandır” diyoruz ya! Buna dayanarak hayvanların “insanlıklarını” hayvanı “görünümlerine” konu edip, insanların edinebildiği birkaç öğretiden söz edelim.

Ders bir

Bir ağaca konan bir karga, bir iş yapmadan gün boyu yan gelir yatar. Buna özenen bir küçük tavşan bu kargaya yanaşır:

- Bende bu ağacın altında sizinle gibi yan gelip yatabilir miyim? Karga;

- Niye olmasın, tabii ki yatarsın, diye tavşanı yanıtlar.

Küçük tavşan karganın konduğu ağacın altında yere uzanır ve bir iş yapmadan yan gelir yatar.

Ağacın altında bir küçük tavşanın yattığını gören tilki, tavşanı yakalar yer.

Öğreti bir:

Hiçbir iş yapmadan yan gelip yatmak için çok üst mevkilerde olmak gerekir.

***

Ders iki

Hindi, bir ağacın altında otlayan öküze danışır:

- Öküz kardeş şu ağacın en üst dalına çıkmak istiyorum. Ne ki oraya çıkacak enerjiye sahip değilim. Ne yapmanı önerirsin? Öküz hindiye şu öneride bulunur:

- Bak benim öbek öbek yaptığım dışkıyı insan oğlu gıdasını elde etmekte kullanıyor, bol mahsul alıyor. Yaptığım dışkıyı didikle içindeki taneleri ayır ye, gereksinimin olan tüm gıda ve enerjiyi elde eder, birkaç günde en üst dala çıkabilirsin.

Hindi öküzün önerisine uyar. Birinci gün, bir öbek dışkıyı didikler içinden ayırdığı tahıl tanelerini yer, birinci dala çıkar. İkinci gün, diğer bir öbeği didikler bir üst dala çıkar, üç-dört derken kazandığı güçle ağacın en üst dalına çıkar.

Ağacın üstünde hindiyi gören çiftçi silahını doğrultur hindiyi yere serer.

Öğreti iki:

Başkalarının pisliği sizi zirveye çıkarabilir, ancak sizi orada tutmaya yetmez.

***

Ders üç

İnsan bedeni yaratıldığında, beden uzuvlarından her biri kendisinin Reis (patron) olmasını ister. Örneğin beyin demişki:

- Ben Reis olmalıyım, çünkü bedenin tüm kontrol fonksiyonlarını ben yerine getiriyorum.

Ayaklar demişki;

- Biz reis olmalıyız. Bütün bedeni biz taşıyor, istenilen yere götürüp getiriyoruz...

Kollar da kendilerini şöyle savunur;

- Biz reis olmalıyız, çünkü bütün işler bizimle görülür, kazanç bizimle sağlanır.

Böylece kalp, ciğer, gözler vs... göte (anüs) dek her uzuv önemini belirterek reis olmasını istemiş. Ancak tüm uzuvlar, en son konuşan götün reis olma isteğini alaya almış, çokta gülmüşler. Uzuvların bu tavrına alınan göt, önemini belirtmek için grev kararı almış, yani deliği dışkı trafiğine kapamış.

Kısa bir zaman sonra bedenin gözleri kapanmaya, elleri tutmamaya, ayakları çarpılmaya, kalbi teklemeye, ciğerlerde panik, beyinde ateş yükselmeye başlayınca işlevsiz kaldıklarını gören uzuvlar, götün reis olmasına karar vermişler. Göt, oturduğu yerde bok atarken bedeni işletmek diğer uzuvlara düşmüş.

Öğreti üç:

Baş (amir) olmak için beyin gerekmez, bir hıyar da pekala bu işi görür.

***

Ders dört

Mevsimlerin ayırımına varamayan küçük bir kuş, gecikerek sıcak bölgeye doğru uçar. Yolda soğuk bir hava dalgasına rastlar, uçamaz, bir çayıra düşer. Çayırda kendisine sıcak bir yer ararken bir inek gözüne ilişir. İneğin peşinde düşer, bu arada donmak üzere olan bedeni üzerine inek dışkısı düşer, küçük kuş nefes alamaz, öleceğini sanır.

Dışkının sıcaklığı küçük kuşu canlandırır. Kendine gelen küçük kuş kurtulmanın sevinci ile ötmeye, cıvıldaşmaya başlar.

Kuş sesini duyan bir kedi, sesin geldiği yere yönelir, inek dışkısı içinde canlanan kuşu bulur yer.

Öğreti dört:

a) Üstünüze pislik yapan herkes düşmanınız değildir.

b) Sizi pislikten çıkaran herkes dostunuz değildir.

c) Pislik içinde ki yaşımı yeğleyen ağzını kapalı tutmalı.

 

OSMANLI SEFERLERİ*

Osmanlı İmparatorluğu kendisine bağlı beyliklerin-derebeyliklerin bileşkesidir. Osmanlı işgal ettiği her ülke, bölge, kale yönetimini kendine bağlı bir Mir, Bey veya Kumandana bırakır öyle “Saray”a dönerdi.

Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bu yöneticilerin etik unvanını, bunların savaşta Osmanlı’ya verebileceği “cengaver” sayısı ve sahip oldukları mal varlığı belirlerdi.

Saray entrikaları, bu etik unvan zinciri yönetim birimleri içinde de geçerliydi. Bu Mir-Beylerin geçinmeleri “talan” üzerine kuruluydu, toplumlar üzerinde pekiştirdikleri baskı ve elde ettikleri ganimete dayalı, “gücü yeten yetene”ydi.

Yakma, yıkma, öldürmek, “talan” için sudan nedenlerle “düşman olmaya” koşullandırılmıştı. Bunun için sıklıkla “Sefer” kaçınılmaz oluyordu. Seferlerde elde edilen “ganimetle” vurgunlarla, hem bu Beylikler hem de Saray beslenirdi. Bu nedenle de Osmanlı’ya “barbar Türk” yaftası yakıştırılmıştır.

Son yıllarda AB’ye girmek içinde olsa, insani değerlerin gelişimi, eşitlik ilkelerinin öne çıkısı, hak-hukukun tüm toplumlar için olduğunun yaşama geçmesi, ırkçılığın itibar kaybına yol açtı. Osmanlı’nın Sefer geleneğini benimseyen ırkçı kesimin “dört nala” devletinin hazinesine üzerine seferler düzenlemesi düşündürücü. Devlet bankalarının paylaşımı, sonra “hortumlama-vurgun-soyguna” yönelmeleri, başka bir deyimle “önce millet- vatan” diyenlerin öncelikle kendi millet ve devletini soymaları bu Osmanlı Seferleri geleneğine dayandıranlar var.

Osmanlı’nın son dönemlerinde, “Öküz M. Ali Paşa (Kuşadası merkezinde bulunan Öküz M. Ali Paşa Kervansarayı şimdi otel olarak kullanılıyor) kumandasında bir sefer düzenlenir.

Öküz M. Ali Paşa, sefere katılacak güçlerin saldırıdaki yerlerini, Beylerle birlikte belirler.

Ne ki saldırı başlayınca her bir “Bey” daha çok ganimet elde etmek, ününe ün katmak için talana başlar.

Tüm beyler aynı kurnazlığı düşünerek plandan ayrılarak en kısa yoldan, tek yerden saldırıya geçer ve birbirlerinin güçlerini yok ederler. Yenilgi karşısında ricat (geriye dönüş) başlar.

Utancından neye uğradığını anlayamayan Öküz M. Ali Paşa, yenilgiyi görüşmek için Beyleri, gözden uzak bir çiftlik evininin ahırında toplar. Şaşkınlığını gidermek için önce Beyleri dinlemeyi yeğler:

Söz alan Beyler, bu savaş planından, yenilgiden çok kendi ecdatlarının başarılarından söz eder durur.

Konuşma sırası M. Ali Paşaya gelince, toplandıkları ahırda beslenen bir sarı öküz, başını kaldırır önce Beylere sonra M. Ali Paşa’ya bakar, sonra “muu muuu muu” yaparak başını bir sure sallar.

Bütün gözler bu sarı öküze dönerken M. Ali Paşa, Beylere;

- Sarı öküz ne dedi anladınız mı? diye sorar. Beyler kısa bir şaşkınlıktan sonra hep birden;

- Yok anlamadık Paşam, öküz konuşmadı sadece “muu mu” yaptı. M. Ali Paşa söze başlar:

- Ben anladım. Sizler için dedi ki; Bu aç kurtlar bu kafayla ancak bu ahıra yakışır. Benim için de şunu söyledi;

- Sen benim gibi öküz olmasına öküzsün, peki bu eşeklerin yanında ne işi var? der ve görüşmeyi noktalar.

Bu olaydan sonra M. Ali Paşa, “Öküz M. Ali Paşa” diye anılır.

 

“NUH TUFANI”

Nuh’un peygamberlik yapıp yapmadığı bilinmiyorsa da Nuh Tufanın olduğu kesin.

Nuh Nebi, “Tufanınolacağını önceden sezer. “Tufan hazırlığına, tufan olmadan 20-30 yıl önce başlar. Hatta tufanda kullanacağı gemi yapımında kullanmak üzere önceden fidan diker, ağaç haline gelince onları biçtirir, tahtalarını gemi yapımında kullandırır.

Nuh, yeni bir yaşam için gemiye alacağı canlılarda, birer eril-dişil seçimini uzun zaman dilimlerine yayar. Karada, denizde, havada yaşayan canlıları ayrı gruplar halinde, ayrı yerlerde toplar.

Gemiye bindirileceklerin seçiminde, adil olmaya, en iyisi, en dirençlisini seçmeyi amaçlar. Bunun için tarafsız jüri üyelerini oluşturur. Son yıllarda eşleşme-birleşmeyi yasaklar.

Her cinsin erilini, dişilini değişik meydan, hara, göl, ormanlarda bir araya getirir. Ayrı alanlarda toplanan bu canlılar, cinslerinin en iyisi olmak için kıyasıya yarışır: Aslanlar yelelerini, filler cüsselerini, zürafalar boylarını, ceylanlar endamlarını, tilkiler kurnazlıkları gibi önde gelen benzeri övünçlerini sergilemeye başlar.

***

Bir ormanda da eril kuşlar, seçkin kuş jüri üyeleri önünde “cinsinin en iyisi” olmak yarışı için ağaçtan ağaca, daldan dala kanat çırpıp becerileri sınanır.

Konu döl üretmeye gelir. Kuşlardan biri:

- “Ben günde beş sefer yaparım”! Bir diğeri,

- “Beş ne ki ben günde 15 sefer yaparım” bir diğeri;

- “Söylemesi ayıp ben yirmi beş sefer yapmasam uçamam” derken, seferler çoğaldıkça çoğalır.!

Kuşlardan biri de gizli jüri üyesi olduğunun ayırdına varamadığı eşeğe yaklaşarak;

- Eşek kardeş senin günde kaç seferin olur? diye gırgırına takılır. Buna içerlenen eşeğin eşekliği tutar anırır, der ki:

- Ben öyle günde birkaç sefer değil, ayda yılda bir yaparım, ama görenler Allah için söylesin...

-------------------------------------------

 

* Özgür politika, 2001.

* Berfin Bahar, Mayıs 2000.

* Munzur Dergisi, 2001.

* Deyiş Dergisi, 2. Sayı, 2000.

* Aleviliğin Sesi Dergisi, Sayı:29, Ekim 1998.

* Pir Sultan Abdal Dergisi, Sayı: 43, 2001.

* Munzur Dergisi, 2001.

* Özgür Politika, 2001.

* Özgür Politika, 2001.

 
http://huseyinakar.com/huseyinakar_bodrum.mht


 

 

 
  Bütün hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.